Ziynet Odası       Odam Olsun       Türklider Odaları       Lider Odaları       Sohbet Odası       TV Odası       E-Kitap Odası       BŞenver       Gazete Odası       iPad       Hakkımızda       Şifremi Unuttum   

 

Bülent Şenver'in Gözüyle 



Tüm Yazıları
       ShareThis

 

İyiliğin Mucizesi 17 Ağustos
17.08.2006
Okunma Sayısı : 11285
Oy Sayısı : 143
Değerlendirme : 4,78
Popülarite : 10,31
Verdiğiniz Puan :
 

 



İyiliğin Mucizesi 17 Ağustos
Bir Dakika Etik
Bülent Şenver
.
.

.

.

İyiliğin Mucizesi
Bir Dakika Etik
Bülent Şenver

İyiliğin Mucizesi

'İyilik yap, iyilik bul' diye bir söz vardır. Kapadokya Dedeman Oteli'nde dinlediğim bir gerçek hayat hikayesi yapılan iyiliğin bazen mucize yaratabileceğini bana bir kez daha ispat etti.

Güneş Sigorta Acenteler toplantısında 'Pazarlama Vizyonu' başlıklı bir sunum yapmak için Kapadokya'ya gitmiştim. Sabah yapacağım sunuma zinde çıkmak için akşam yemeğimi erken yedikten sonra odama çıkıp yatmak istiyordum.

Otelin restoranına indim. Türkiye'nin dört bir yanından gelmiş dört yüze yakın acente oradaydı.

Gruplar halinde oturmuş hem yemek yiyor hem de gülerek, şakalaşarak hararetli sohbetler yapıyorlardı. Sol köşede mutfak kapısına yakın bir masada tek başına oturmuş bir acente gözüme ilişti. Yanına gittim oturdum.

"Afiyet olsun" dedim.

Çorbamı içtim.

Sıcak yemeğime başladım. Yanımdaki acente hiç konuşmuyordu. Sanki bir derdi vardı.

Diğer acentelerden uzakta bir köşede boş bir masayı seçmesi belki de zihninde yaşadığı fırtınalarla boğuşuyor olmasındandır diye düşündüm.

Hatırını sorarak konuşmayı ben başlattım.

Ben sordukça o cevap verdi.

Cevaplar yeni soruları getirdi.

Dinledikçe ilgim arttı. İlgim arttıkça daha derin sorular sormaya başladım.

Yanında oturduğum kişi, 1957 Urfa doğumlu, Güneş Sigorta Adapazarı Acentesi Halil Doğan'dı. 'Adapazarı depreminin sıkıntıları geçti mi?' diye sorduğumda bana hayretle baktı.

"Depremi unutmamız mümkün değil. Çok can aldı. Kalbimizde ve beynimizde ömür boyu unutamayacağımız derin yaralar açtı" dedi.

Deprem günü başından geçen bir olayı bana anlattı.

O anlattıkça lokmalar boğazıma takıldı.

Hayretler içinde kaldım.

İyilik yapmanın mükafatını Tanrı'nın bir şekilde iyilik yapana vereceğine inandım.

Deprem günü Halil Doğan'ın yaşadıklarını onun ağzından size anlatmak istiyorum.

"Sabah erken kalktım. Eşim Kadriye benden önce kalmış bana kahvaltı hazırlamış. Masaya oturduğumda eşimin eliyle yanağını tuttuğunu, acı çeker gibi yüzünü buruşturduğunu gördüm.

"Dişim çok ağrıyor. Hemen çektirsen iyi olacak" dedi.

Bizim orada dişçiler muayenahelerine öğleden sonra saat dörtte gelirler.

"Hanım bir ağrı kesici al. Dişini sık, sabret. Saat dörtte gelip seni alır dişçiye götürürüm" diyerek evden çıktım.

16 Ağustos 1999, o gün yapacak çok işim vardı. İşe dalıp hanımı ağrıyan dişi ile evde unutmamam gerekiyordu.

Dişini muhakkak çektirmeliydim. Sigortaları bitecek müşterilerimi arayıp poliçelerini yenilemek için telefon görüşmeleri yapmaya başladım.

İşe dalmıştım.

Büroma fabrika sahibi işadamı müşterim Ahmet Bey'in girdiğini fark etmemişim.

"Halil Bey, selamın aleyküm. Hayırdır dalmışsın" sözleriyle kendime geldim.

Ahmet Bey benim en iyi sigorta müşterilerimden biriydi. Uzun yıllar boyu tüm sigorta işlerini bana yaptırıyordu.

"Ahmet Abi, bu gün içimde bir sıkıntı var. Niyedir bilmiyorum. Öğleden sonra eşimin dişini çektireceğiz. Belki ondandır" dedim.

Ahmet Bey 'Ben de sana bir teklifte bulunmak için geldim' dedikten sonra beni şaşırtan teklifini söyledi.

"Halilciğim, senden benim Cebeci'deki yazlık evimi satın almanı istiyorum"

Herhalde içimdeki sıkıntının nedeni bu teklif olacakmış diye düşündüm.

Benim yazlık falan alacak maddi durumum yoktu.

Ne cebimde ne de bankada bu işe yetecek param yoktu.

Koca fabrika sahibi Ahmet Abi neden bana evini satmayı teklif ediyor diye meraklandım.

"Ahmet Abi, hayırdır. Niye evini bana satmak istiyorsun?'" diye sorduğumda duyduklarımla sıkıntım bir kat daha arttı.

"Halil'ciğim, benim işler iyi gitmiyor. Mali sıkıntılarım var. Bu yetmiyormuş gibi annem hasta. Onun tedavisi için bu güne kadar çok para harcadım. Helalı hoş olsun. Annemdir, ne yapsam hakkını ödeyemem. Annem kanser. Alman Hastanesinde yatıyor. Çok çekti. Bu gün hastaneden doktoru aradı. Annenizi gelin alın. Artık yapacak bir şeyimiz yok. Annenizin fazla ömrü kalmadı. Huzur içinde ölsün. Tanrıdan ümit kesilmez. Son günlerini sevdikleriyle geçirsin dedi. Annemi hastaneden çıkartmam gerekiyor. Paraya ihtiyacım var"

Başımdan sanki kaynar sular boşaldı.

Ahmet Beye yardım etmem gerekiyordu.

Benim de param yoktu.

O anlatıyordu, ben de hem onu dinliyor hem de ne yapabilirim, nasıl yapabilirim diye aklımdan senaryolar geçiriyordum.

Bu gün işi bitirip parayı hastaneye götürmem gerekiyor, diyordu.

Bu durumda bir insana, benim de param yok, kusura bakma sana yardımcı olamayacağım demek istemiyordum.

Allahım bana bir yol göster, bize yardımcı ol dediğim sırada aklıma eşim geldi. Bu gün dişini çektirecektim. Ağrısı çoktu.

"Ahmet Abi sana vadeli çek yazsam hastanede işini görür mü?" diye sordum.

Hemen hastaneyi aradı sordu. Olur demişler.

"Abi eve ne kadar para istiyorsun?" diye sordum.

Bir rakam söyledi. Bana rakam biraz çok geldi. Ağzımı açıp fiyat konusunda hiç bir söz söyleyemedim.

Bir adam ezilmişse onun zor durumundan yararlanmak günahtır diye düşündüm.

Mağdur durumda olan bir insanla pazarlık edersem ne söylesem kabul etmek zorunda olduğundan içinde bulunduğu zor durumdan yararlanıyor durumuna düşerdim.

Fırsatçı bir insan durumuna düşmek istemedim.

Ağzımı bile açmadan çekmeceden çek defterimi çıkarttım.

Söylediği rakamı yazdım.

Çeke kırk beş gün sonrasının tarihini attım ve ona uzattım.

Telefonu açtım. Evi aradım.

Eşim sesimi duyar duymaz dişçiye gidiyor muyuz diye heyecanlandı.

"Hayır" dedim. "Dişçiye gitmiyoruz. Ama başka bir yere gidiyoruz."

"Sana hediye olarak bir yazlık aldım."

"Eve gelip seni de alıp evin tapusunu almaya gideceğiz."

Eşim Kadriye, önce şaka yaptığımı zannetti.

Çocukları da hazırla, birlikte çıkalım dediğimde ciddi olduğumu anladı. Bana kızmak istedi.

"Kızma" dedim.

"Yaptığımız iyiliği öğrenince bana hak vereceksin, sevineceksin" diyerek telefonu kapattım.

Öğlen olmuştu.

Eve gittim.

Üç kızımız, Nura, Sadet, Sıdıka ve oğlumuz Abdülhakanim ile birlikte eşim ve ben arabamıza atlayıp satın alacağımız yazlığın bulunduğu İzmit'in Kandıra kasabasının Cebeci köyüne hareket ettik.

Eşim yola çıkmadan önce iki ağrı kesici içti.

Dişini unutmaya çalıştı.

Hem arabayı sürüyor hem de bu gün başıma ne geldiğini ona anlatıyordum.

Olayı duyduktan sonra bana kızmaktan vazgeçti.

Yaptığımız işe hem gülüyor hem de doğru mu yaptık yanlış mı yaptık tartışıyorduk.

Eşim bir taraftan süt emme ihtiyacı olan bebeğimiz Nura kızımızı yolda emziriyor bir yandan da bana laf yetiştiriyordu.

Cebeci köyüne öğleden sonra saat dörtte ulaştık.

Tapu dairesi bu saatte işlem yapmam dedi.

Ahmet Bey annesinin durumunu anlattı.

Rica etti.

İşlemi yaptılar.

Tapu işlemleri bittiğinde saat altı olmuştu.

Ahmet Bey çeki alıp hemen İstanbul'a Alman hastanesinden annesini almaya gitti.

Ben de buraya kadar gelmişken ne aldığımızı bilmeden, görmeden aldığımız yazlık evi gidip görmek istedim.

Yazlık eve gittik. Bahçe içinde üç katlı bir evdi.

Bahçesi çim ve ağaçlıktı. Evin içi dayalı döşeliydi.

Evde yaşamak için her şey vardı. Sağa sola bakarken vaktin nasıl geçtiğini anlamadık.

Eşim hadi dönelim dediğinde havanın karamakta olduğunu gördüm.

İçimden bir ses bana karanlıkta gitme burada kal diyordu. Eşime bu gece burada kalalım. Bak evde her şey var. Fırında bir börek yaparsın. Çocuklar da rahat eder. Dinleniriz. Yarın gündüz gözüyle döneriz dedim.

Kabul etti.

Börek yapmak için mutfağa girdi.

Böreğimizi yedik.

Televizyon seyrettik.

Çocuklar uyudu.

Ben gece yarısı saat ikide uyumak için yattığımda gözüme uyku girmedi.

Kalktım. Ev içinde dolaştım. Dolapları karıştırdım.

Çekmecelerin içlerini inceledim.

Yanılmıyorsam gece yarısı saat 03:15 civarıydı, üst kata çıkmak için merdivenlerden yukarı çıkarken yer altından müthiş bir gürültü duydum.

Allahım bu da neydi?

Nasıl bir sesti bu?

Sanki havalarda uçuyordum.

Ayaklarım yere basmıyordu.

Sanki melek olmuş uçuyordum.

Tırabzanlara sıkı sıkı sarıldım.

Deprem oluyordu.

Eşim Kadriye de uyanmıştı.

Çocuklarımız mışıl mışıl uyuyorlardı.

Saniyeler geçmiyordu.

Gürültü korkunçtu. Yer yerinden oynuyordu.

Ayakta durmak mümkün değildi.

Eyvah dedim.

Bu sarsıntıya hiç bir şey dayanamazdı. Her şey yerle bir olacaktı.

Sonumuz geldi dedim.

Dua etmeye başladım.

Sanki dakikalar saatler kadar uzamıştı.

Bitmek bilmiyordu.

Neden sonra sarsıntı yavaşlamaya başladı.

O sırada aklıma Adapazarı'ndaki evimiz geldi.

Hemen telefona sarıldım.

Adapazarı'nda evimizin karşısına bulunan binada oturan komşumuz doktoru cep telefonundan aradım.

Doktorun söyledikleri ile yıkıldım.

"Halil Abi, burası çok fena. Ben aşağıda arabama ulaşmaya çalışıyorum. Sizin oturduğunuz bina yerle bir oldu. Arkanızdaki ev de çöktü. Elektrik yok. Zifiri karanlık. Çığlıklar duyuyorum. Abi kapatmak zorundayım. Allah bizi korusun........."

Aklıma Urfa'da oturan annem geldi. Hemen onu aradım. 'Anneciğim, Adapazarı'nda deprem oldu. Biz orada değildik. Bize bir şey olmadı. Bizi merak etme' dedim. Telefonu kapatıp eşimin yanına gittim.

Birbirimize sarıldık.

Dua ettik.

Sabahı zor bekledik.

Sabah hava aydınlanır aydınlanmaz, eşimi ve çocukları evde bırakıp ben Adapazarı'na doğru son sürat yola koyuldum.

Her zaman iki saatte gittiğimiz yolu tam beş buçuk saatte zor gidebildim.

Adapazarı şehir içine girmek için denediğim ilk yol kapalı çıktı.

Devrilmiş bir minare yolu kapatmıştı.

Yolları iyi bildiğim için bir başka yolu denedim. Orası da kapalıydı.

Yıkılan bir evin enkazı yolu geçilmez hale getirmişti.

Her girdiğim yolda sokakların kenarında yüzlerce yaralı, ölü yatıyordu.

İnleme sesleri, bağıran, çığlık atan insanların kulağımı yırtan sesleri her tarafı sarmıştı.

Enkazların altından ölüleri çıkartıyorlardı.

Dört beş değişik yol denedikten sonra evimin bulunduğu sokağa ulaştım.

Ben diyeyim üçyüz, sen de beşyüz ceset bizim evin sokağında yol kenarına sıralanmıştı. İnsan cesetlerini bu kadar çok görünce içim bulandı.

Enkazların altından haykırma sesleri geliyordu.

Yıkılmış evimizin yanına geldiğimde enkaz altında bağrışan seslerin bazılarını tanır gibi oldum.

Bildiğim seslerdi.

Tanrım hangi birine yardıma koşsam? Nasıl yardım edebilirdim? Kazmam yok, küreğim yok.

Sadece ellerim vardı.

Ellerimle nereyi kazabilirdim?

Hangi taşı kaldırmam gerekiyordu?

Neredeki toprağı eşelemem gerekirdi?

Çaresizlik içinde sağa sola koşturuyordum.

Hiç bir şey yapamıyordum.

Çaresiz kalmıştım.

Normal zamanlarda tek bir can bile kaybolsa göstereceğim tepkiyi şimdi binlerce canın kaybolduğunu görmeme rağmen gösteremiyordum.

Saatler geçtikçe içinde yaşadığım ortamı kanıksamaya başladığımı hissettim.

Ölü görmek beni etkilememeye başlamıştı.

Yaşayan ölü gibi olmuştum.

Yıkılmış evinin karşısına oturmuş, başını ellerinin arasına almış put kesilmiş, mum olmuş, evlerinin enkazına ölü gibi sessiz bakan babalar, anneler, kardeşler gördüm.

Çaresizliğe, kadere, Tanrı'nın gazabına teslim olmuş, kederlerini içlerine akıtan, hayata küsmüş, acıyı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş insanları gördüm.

Biraz kendime geldiğimde bizim sokaktan sağ kalmış çoluk çocuk kimi bulduysam arabama koydum.

Küçük arabama ben hariç on onbir kişiyi sıkış tıkış doldurup Cebeci'nin yolunu tuttum.

Onları yeni aldığım yazlık evin bahçesine yerleştirdim.

Hanımım evin içinde ne kadar halı kilim varsa bahçeye çıkarttı.

Çimenlerin üzerine serdik.

Çoluk çocuğu üzerlerine yatırdık. Örttük. Sıcak çorba verdik.

Ben o gün altı yedi kez Cebeci Adapazarı seferi yaptım.

Her seferinde dokuz on kişiyi yazlığın bahçesine taşıdım.

Cebeci'den giderken fırından aldığım yüz yüzelli ekmeği arabaya dolduruyordum.

Adapazarı'na geldiğimde bagajı açar açmaz bir iki dakikada ekmekler etrafıma toplananlardan tarafından alınıp bitiriliyordu.

Bütün gün boyunca Cebeci'den Adapazarı'na ekmek, Adapazarı'nda Cebeci'ye de depremden kurtulmuş insanları taşıdım durdum.

Son seferimde yıkılmış evinin başında yere oturmuş ağlayan arkadaşımın eşini gördüm. Kocası ve çocukları enkaz altındaydı.

Onu da alıp yazlığıma götürmek istedim. Gelmedi.

Kocasını ve çocuklarını bırakmak istemedi.

Oturduğu yerde öylece kaldı.

Onu oradan kimse kaldıramazdı.

Bir umut.

Sevdiklerinin taş yığını altında olduğunu biliyordu.

Onları kurtaramıyordu.

Sadece dua ediyordu.

Akşam son seferi yaptıktan sonra bitap düşmüştüm.

Cebeci'deki evimizin bahçesinde ben, eşim Kadriye, kızlarım Nura, Sadet, Sıdıka ve oğlum Abdülhakim depremden sonra ilk geceyi bahçede bir kilimin üzerinde birdirbirimize sarılarak geçirdik.

O gece 45-50 kişi vardı bahçemizde.

Hepimiz Tanrı'ya şükrediyorduk. Hepimiz paranın pulun, şanın şöhretin, varlığın, hanın hamamın geçici şeyler olduğunu anlamıştık.

Bazılarımız sevdiklerini kaybetmişti. Bazılarımız evini, arabasını.

Karanlıkta bahçede üzerimizde battaniyeler birbirimize sarılmış otururken Eşim Kadriye ile bir an göz göze geldik. Sanki ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.

Ağızlarımız kapalıydı.

Gözlerimiz konuşuyordu.

Onun gözleri bana hala dişinin ağrıdığını söylüyordu.

Benim gözlerim ona 'sağ ol' diyordu.

Tanrı aynı gün bizim elimizden bir evimizi almış bize bir başka ev vermişti.

Allaha şükür çoluk çocuk hepimiz nefes alabiliyorduk.

İkimizin gözleri bunları konuşurken ellerimiz birbirine kavuştu.

Avuçlarımın içine aldığım ellerini sıkı sıkı sardım.

Sıkıştırdım. Onun varlığını, sıcaklığını hissettim. Yaramız derindeydi. Kısa sürede bu yaranın iyileşmesi mümkün değildi.

Halil Doğan, bunları bana anlatırken gözleri doluyordu.

Sanki o günleri yeniden yaşıyordu.

Yemek yemek için oturduğum masada ne yediğimin farkında değildim.

"Bülent Bey, yol ne kadar karanlık, yol ne kadar zor olursa olsun, insan doğru yolda gitmek istiyorsa, niyeti ona ışık olur" dedi.

Hali Doğan'ın yaşlanmış gözlerle bana söylediği bu cümle sonunda çatalı bıçağı elimden bıraktım. Elini tutup, üzülme, sen doğru olanı yapmışsın. Tanrı da sana bu iyiliğinin mükafatını vermiş dedim.

Kadriye hanım'ın ağrıyan dişini depremden bir ay sonra seyyar sıhhiye ekibinin kurduğu çadır hastanede bir diş doktoru çekmiş. Çekmeden önce:

"Sadece dişini çekerim. Biraz fazla acır. Yerine diş koymak, dolgu molgu gibi şeyleri çadırda yapmıyoruz, haberin olsun. Hala çektirmek istiyor musun?' diye sormuş.

Kadriye Hanım "Evet" diyince, dişini çekmiş.

Halil Doğan şu anda Güneş Sigorta'nın en başarılı acentelerinden biri. Sigorta işleri yapmaya devam ediyor.

Adapazarı'nda yeni yapılmış bahçeli bir ev satın aldı.

Beşinci çocuğu dünyaya geldi. Eşi Kadriye ile mutlu bir hayat sürdürüyor...

Fabrika sahibi işadamı Ahmet Beyin Adapazarı'ndaki evi de depremde yerle bir oldu. Apartmandan kurtulan olmadı.

Deprem olduğu gece kanserli annesini Alman Hastanesinden çıkartmak için İstanbul'a ailece gittiği için Ahmet Bey, annesi, eşi ve çocukları ölümden kurtuldu.

Ahmet Beyin annesi iki ay sonra Adapazarı'nda depremzedeler için kurulmuş olan Ahmet Beyin çadırında onun kollarında vefat etti...

İyiliğin mükafatı. Halil Doğan'a ailesiyle birlikte yeni bir hayat verdi. Binlerce yeni sigorta poliçesi kesti. İşlerini büyüttü.

İyiliğin mükafatı. İşadamı Ahmet Beye eşi ve çocuklarını bağışladı. Annesi huzur içinde yanında öldü...

Kimin ne zaman bu dünyadan ayrılacağını sadece Tanrı biliyor.

Adapazarı depreminde hayatını kaybedenler arasında belki yüzlerce kez iyilik yapmış binlerce rahmetli insan vardır.

Hepimizin bir alın yazısı var. Kim bilir ne zaman, nerede ve nasıl bu dünyadan ayrılacağız? Hiçbirimiz bilmiyoruz.

"İnsan iyi yolda gitmek isterse, niyeti ona ışık olur"

Tanrı hepimizi kötülüklerden korusun....

.
.

Bu yazıya yorum yazmak için lütfen tıklayın
.
.



.




.
.
.
.
Tüm Yazıları

.
.

Kötü         Çok İyi  Oyla  
  Geri  |  Arkadaşıma Gönder  |  Yazıcı Dostu
 
Tüm yazıları
ShareThis

    Hayat Verenler : Microsoft    HP Türkiye    PBS Bilişim    SAY Ajans    SFS - MAN    Superonline       

Türk Liderler:

Abbas Güçlü, Adil Karaağaç, Ali Ağaoğlu, <Ali Kibar, Adnan Nas, Adnan Polat, Adnan Şenses, Ahmet Başar, Ahmet Esen, Alber Bilen ,Ahmet Cemal Kura, Ali Abalıoğlu, Ali Naci Karacan, Ali Sabancı, Ali Koç, Ali Saydam, Ali Talip Özdemir, Ali Üstay, Arman Manukyan, Arzuhan Yalçındağ, Asaf Güneri, Atila Şenol, Attila Özdemiroğlu, Avni Çelik, Ayduk Koray, Aydın Ayaydın, Aydın Boysan, Ayhan Bermek, AyşeKulin, Ayten Gökçer, Başaran Ulusoy, BedrettinDalan, Bedri Baykam, Berhan Şimşek, BetülMardin, Bülend Özaydınlı, Bülent Akarcalı, Bülent Eczacıbaşı, Bülent Şenver, CağvitÇağlar, Can Ataklı, Can Dikmen, Can Has, Can Kıraç, Canan Edipoğlu, Celalettin Vardarsuyu, Cengiz Kaptanoğlu, Cevdetİnci, Çoşkun Ural, Cüneyt Asan, Cünety Ülsever, Çağlayan Arkan, Çetin Gezgincan, DenizAdanalı, Deniz Kurtsan, Didem Demirkent, Dilek Sabancı, Dr. Oktay Duran, Ege Cansel, Em. Org. Çevik Bir, Emre Berkin, Engin Akçakoca, Enver Ören, Erdal Aksoy, Erdoğan Demirören, ErhanKurdoğlu, Erkan Mumcu, Erkut Yücaoğlu, Ergun Özakat, Ergun Özen, Erol Üçer, Ersin Arıoğlu, Ersin Faralyalı, Ersin Özince, Ethem Sancak, Fatih Altaylı, Fatih Terim, Ferit Şahenk, Ferruh Tanay,Feyhan Kalpaklıoğlu, Feyyaz Berker, Fuat Miras, Fuat Süren, Füsun Önal, Göksel Kortay, Güler Sabancı, Güngör Kaymak, Hakan Ateş, Halit Soydan, Halit Kıvanç, Haluk Okutur, Haluk Şahin, Hamdi Akın, Hasan Güleşçi, HayrettinKaraca, Hazım Kantarcı, Hilmi Özkök, Hüsamettin Kavi, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hüsnü Özyeğin, Işın Çelebi, İbrahim Arıkan, İbrahim Betil, İbrahim Bodur, İbrahim Cevahir, İbrahim Kefeli, İdris Yamantürk, İhsan Kalkavan, İshak Alaton, İsmet Acar, İzzet Garih, İzzet Günay, İzzet Özilhan, JakKamhi, Kazım Taşkent, Kemal Köprülü, Kemal Şahin, Leyla Alaton Günyeli, LeylaUmar, Lucien Arkas, Mahfi Eğilmez, MehmetAli Birand, Mehmet Ali Yalçındağ, Mehmet Başer, Mehmet Günyeli, Mehmet Huntürk, Mehmet Keçeciler, Mehmet Kutman, Mehmet Şuhubi, Melih Aşık, Meltem Kurtsan, Mesut Erez, Metin Kalkavan, Metin Kaşo, Muharrem Kayhan, Muhtar Kent, Murat Akdoğan, Murat Dedeman, MuratVargı, Mustafa Koç, Mustafa Özyürek, Mustafa Sarıgül, Mustafa Süzer, Mümtaz Soysal, Nafi Güral, Nail Keçili, Nasuh Mahruki, Nebil Özgentürk, Neşe Erberk, Nevval Sevindi, Nezih Demirkent, Nihat Boytüzün, Nihat Gökyiğit, Nihat Sırdar, Niyazi Önen, Nur Ger, Nurettin Çarmıklı, Nuri Çolakoğlu, Nüzhet Kandemir, Oğuz Gürsel, Oktay Duran, Oktay Ekşi, Oktay Varlıer, Osman Birsel, Osman Şevket Çarmıklı, Ozan Diren, Özen Göksel, ÖzdemirErdoğan, Özhan Erem, Pervin Kaşo, R.BülentTarhan, Raffi Portakal, Rahmi Koç, Rauf Denktaş, Refik Baydur, Rıfat Hisarcıklıoğlu, SakıpSabancı, Samsa Karamehmet, Savaş Ünal, SedatAloğlu, Sefa Sirmen, Selçuk Alagöz, SelçukYaşar, Selim Seval, Semih Saygıner, SerdarBilgili, Sevan Bıçakçı, Sevgi Gönül, Sezen Cumhur Önal, SinanAygün, Suna Kıraç, Süha Derbent, Süleyman Demirel, ŞadanKalkavan, Şadi Gücüm, Şahin Tulga, Şakir Eczacıbaşı, Şarık Tara, Şerif Kaynar, ŞevketSabancı, Tan Sağtürk, Taner Ayhan, Tanıl Küçük, Tanju Argun, Tansu Yeğen, TavacıRecep Usta, Tayfun Okter, Tevfik Altınok, Tezcan Yaramancı, Tinaz Titiz, Tuna Beklevic, Tuncay Özilhan, Türkan Saylan, Uğur Dündar, Uluç Gürkan, Umur Talu, Ümit Tokçan, Üzeyir Garih, Vehbi Koç, Vitali Hakko, Vural Öger, Yaşar Aşçıoğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Yılmaz Ulusoy, Yusuf Köse, Zafer Çağlayan, Zeynel AbidinErdem

Tecrübeleriniz ve birikimleriniz toprak olmasın @ Copyright 2004 turklider.org