Ziynet Odası       Odam Olsun       Türklider Odaları       Sizin Odalarınız       Sohbet Odası       TV Odası       E-Kitap Odası       BŞenver       Gazete Odası       iPad       Hakkımızda       Şifremi Unuttum   

 

Can Baydarol Gözüyle 



Tüm Yazıları
       ShareThis

 

Avrupa Birliği Üzerine Söyleşi
15.09.2011
Okunma Sayısı : 3056
Oy Sayısı : 0
Değerlendirme : 0
Popülarite :
Verdiğiniz Puan :
 

 

Avrupa Birliği Üzerine Söyleşi

Uluslararası ilişkiler, dış politika, iç ve dış güvenlik gibi alanlarda ülkemizin önde gelen uzmanları ile farklı konularda söyleşiler yapmak ve bunları kamuoyunun dikkatine sunmak BİLGESAM'ın amaçlarından birisidir. Bu amaca uygun olarak söyleşiler serisine başlamış bulunuyoruz. "Bilge Söyleşi" adı altında yayınlanacak olan bu söyleşilerin dördüncüsünü bugün yayınlıyoruz.

Avrupa Birliği Uzmanı Dr. M. Can BAYDAROL ile yapılan bu söyleşi stajyerlerimizden Eren OKUR tarafından gerçekleştirildi. Yararlı olması dileğiyle dikkatinize sunuyoruz.

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da oluşan birlik düşüncelerini nasıl yorumlayabiliriz?


Her dönemin kendi ruh hali vardır. Buna, Hegel 'Her dönemin kendi ruhu vardır' diyor. Bugün içinde yaşadığımız dönemde de paradigmalar ile bunu anlatmaya çalışıyoruz. Şu anda Soğuk Savaş sonrası 3. Dönem paradigmayı yaşamaktayız. Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve 11 Eylül

saldırıları sonrasında algılama tamamen değişti. Birinci Dönem paradigmasına baktığımızda savaş sonrasındaki temel psikoloji 'Dünya savaşlarının bir daha çıkmasını nasıl engelleriz?' sorusudur.

Bu noktada net olarak görülen durum Almanya ve İtalya'nın milli birliklerini geç kurmaları nedeniyle, ulus devlet haline geldiklerinde dünyada sömürgecilik yapabilecekleri alanlar kalmamış.

Dolayısıyla bir arka bahçe ve yaşam alanı arayışı meydana gelmiştir. Bu durum Hitler ve Mussolini'nin söylemlerinde ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucunda engellenemeyen dünya savaşlarının maliyeti milyonlarca insanın ölmesi olmuştur. Dolayısıyla bir birlik arayışı oluşmaya başlamıştır.

Bu birlik arayışına baktığımızda da arka planda ekonomi ve ticaret yatmaktadır. Sömürmek zenginleşmenin bir aracı olarak görülüyor ve öncelik verilen alan dünyadaki ticaretin serbestleştirilmesi olmuştur. Çünkü ticari rekabetin sıcak savaşlara dönüşmemesi istenmektedir.

Bu süreçte GATT'ın imzalanması ve Dünya Ticaret Örgütü'ne kadar giden ilk küreselleşme hareketini izliyoruz. Avrupa özelinde de bir Fransız-Alman dostluk projesi gibi bir arayış var ama bununda arka planına gidildiğinde 1950 itibariyle tehdit algılamasının kimlik değiştirmesi göze çarpmaktadır; Almanya ile İtalya'nın potansiyel düşman olmaktan çıkması ve Demir Perde'nin ilanı ile Rusların, Sovyet sisteminin sahneye çıkması yeni tehdit algılamasını oluşturmuştur.

Dolayısıyla ABD'nin desteğini arkasına alarak güçlü bir Batı Avrupa kıtasının yaratılması arayışı vardır. Bu süreçte de temel hedef o günün paradigmasında merkezde yer alan iki 'motor' ülkenin yani Almanya ve Fransa'nın bir araya getirilmesi düşüncesi vardır. Ancak Fransızlar'da Almanya'ya karşı tarihi bir rekabet vardır. Bir başka analizde de Hitler Faşizmi'ni kim destekledi sorusu sorulmaktadır. Bu sorunun cevabı ise Ruhr Havzası'ndaki kömür ve çelik tekelleridir.

Tabi bu tekeller sadece finans kaynağı değil aynı zamanda da temel savaş girdisidir. Sektör olarak savaş sanayisinin temel girdisini oluşturmaktadır. Dolayısıyla Alman kömür ve çelik tekelleri kontrol altına alınırken, aynı zamanda Hitler'den sonra Almanya'da iş başına gelen Konrad Adenauer'in 'karizması'nın çizilmemesi gerekmektedir. Bu diplomasi arayışı içerisinde 9 Mayıs 1950 Schuman Deklerasyonu ile Fransız-Alman dostluk projesi ile Avrupa'nın birleşmesi fikrinin temelinin Kömür ve Çelik Topluluğu eksenli olarak atıldığını görüyoruz.

Daha sonra bu proje 1953 yılında genelleştirilmesi düşünülmüş, siyasi birlik ve savunma topluluğuna dönüşmesi fikri öne çıkmıştır. Temelde bu düşünceyi savunan grup Avrupa Komünizmi diye adlandırılabilecek siyasi oluşumlar olmuştur.

Altı üye devletin desteklemesi ile 1954'te Siyasi Birlik ve Savunma Topluluğu antlaşmalarını imzalıyorlar. Ama sonrasında Fransa'nın parlamentoda 'Almanları tekrar kendi elimizle silahlandırırız' düşüncesiyle, başını De Gaul ekibi ve Fransız Komünist Partisi'nin çektiği grubun projeyi veto etmesi, projenin geçici olarak somut anlamda rafa kalkmasına ve düşünce anlamına yerleşmesine sebep olmuştur.

1955'te Messina'da toplanan Spaak Komitesi yeni durumda ne yapılabileceğini düşünürken ideal politik ile reel politiğin ayrılması gerektiğini belirtiyorlar. Siyasi ve savunma alanındaki birlik projesinin yeniden gündeme getirilmesi fikri Fransa'nın veto ihtimali sebebiyle geri planda kalıyor ancak bu idealden de vazgeçilemeyeceği düşünülüyor. Çünkü birliği sağlamak barışı sağlamaktır.

Ayrıca 1200'lerdeki Haçlı Seferleri'nden beri uğraşılan Kıta Avrupası'nı birleştime fikri de temelde yer almaktadır. Dolayısıyla hatanın nerde yapıldığı sorusu ortaya çıkmaktadır. Burdan hareketle siyasi birlik düşüncesini binanın çatı katına benzeten yaklaşım ortaya çıkmıştır.

Bununla beraber öncelik verilen alan zemin kat olmuştur. Binanın alt yapısı denildiği zaman da ekonomi ortaya çıkmaktadır. 1955'te entegrasyonun ekonomiden başlatılması ve ekonomik entegrasyonun ilerleyen süreçte çatıyı kurması üzerine karar alınmıştır. 1958 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun kurulması ve bu doğrultuda bugüne kadar izlenen politikalar aslında son derece sancılı bir entegrasyon sürecini karşımıza çıkarmaktadır.

Bu süreçte önce Berlin Duvarı'nın yıkılması sonra 11 Eylül 2001 krizi, küreselleşme olgusunun dünya sorunlarını çözümden ziyade küresel bir sorun haline dönüştürmesi, bugünlerde yaşadığımız Yunanistan krizinin yol açtığı yeni algılama sorunları vb. şu anda bu binanın hala tamamlanamadığını, aslında çok ciddi rötuşlar gerektirdiğini ortaya koymaktadır.

Kendi söylemim içerisinde zemin ve çatı katının var olduğunu ancak binanın duvarının olmadığını ve duvarın kalitesininde Türkiye'den geçeceğini belirterek bugünkü pozisyonumuzu özetlemeye çalışyorum.

Avrupa Birliği'nin ekonomik birlik görüntüsünden siyasi birlik görüntüsüne geçmek istemesine rağmen bu durumu engelleyen temel sorunlar nelerdir?

ALMANYA İLE İTALYA'NIN POTANSİYEL DÜŞMAN OLMAKTAN ÇIKMASI VE DEMİR PERDE'NİN İLANI İLE RUSLARIN, SOVYET SİSTEMİNİN SAHNEYE ÇIKMASI YENİ TEHDİT ALGILAMASINI OLUŞTURMUŞTUR.


Bu durum şu anda imkansız gözükmektedir. Bunu istemek başka reel politik donelerinin bu gerçekleştirmesi başka birşeydir.

Bugünün Avrupası'nda bir siyasi birlik olduğu söylenebilir mi? Söylenemez. Bir tarafta Fransız-Alman cephesi başka bir yönden hareket ediyor, öteki tarafta İngiltere'nin başını çektiği özellikle Türkiye'nin içinde yer aldığı Büyük Ortadoğu veya başka şekilde adlandırılır bilemem ama büyük resme farklı bakan bir grup var. Bu durum öyle bir noktaya geliyor ki; Avrupa'nın siyasi birliğinin olup

olmaması Türkiye tartışmasında şekilleniyor. Fransız-Alman cephesi Türkiye'nin maliyetini tartışırken, karşı cephede Türkiye'sizliğin maliyetini tartışıyor. Dolayısıyla Türkiye'nin tam üyeliği Avrupa'nın geleceği tartışmasında stratejik bir mihenk taşı olarak karşımıza çıkıyor. Ama tabi ki burda bir başka sorun daha var. Dünyadaki sorunlar küreselleşirken, gelişen demokrasiler, bir anlamda mikro-milliyetçilik ön plana çıkartıyor.

Ulusal egoizmler hatta bölgesel egoizmler ön plana çıkıyor ve devlet adamları erozyonu yaşanmaya başlıyor. Sık sık tekrarladığım gibi Merkel'e baktıkça Goethe'nin, Sarkozy'e baktıkça Rousseau'nun kemikleri sızlıyordur, Berlusconi'den hiç söz bile etmiyorum. Bakıldığı zaman söylediğimiz gibi 'karikatür' liderlikler ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla bu lidersizlik durumu, şu anda bence Avrupa'nın bir siyasi birliğe ulaşmasını güçleştiriyor. Kaldı ki bütün bunların yanına bir de ekonomik güçlükleri eklediğimiz zaman yani artan işsizlik, daralan ekonomiler, bazen finans krizi olarak kendisini gösteren ama temelde yaşlanma ve zenginlik paylaşımının adil olmamasının yarattığı talep erozyonuna bağlı sorunlar Avrupa'nın tam olmasa bile anlaşılabilir bir neden birliğe gidemiyor sorusunun cevabı olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Tabi bir de her genişlemenin yarattığı 'hazım' sorunları, ülkelerin birbirlerini anlamakta ve sisteme intibak etmekte yaşadıkları güçlükler, krizlerle beraber yapılan manipülasyonlar ki bunun en bariz örneğini Yunanistan'da görüyoruz; Bütçe açığının %3 olduğu düşünülürken %13 çıkması iflas noktasına sürüklendiğini görmekteyiz. Ayrıca bir ülkenin iflasının peşi sıra, domino etkisi ile hepsini çökme noktasına getirme

riskinin ortaya çıkması gibi sorunlar mevcut güncel sorunlar içerisinde birliğe gidilememesinin reel nedenleri oluşturmaktadır.

Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerini nasıl yorumlarsınız?


Türkiye'nin Avrupa ile iki farklı süreci

vardır. Ankara Antlaşması'nın yaratmış olduğu

Ortaklık ilişkisi ve bununla birlikte yaşanan sorunlar birinci süreci oluşturmaktadır. Bir de tam üyelik perspektifi vardır. Ortaklıktan kaynaklanan sorunlar bugünün meselesi olurken, tam üyelikten kaynaklanan sorunlar ise yarının meselesidir.

Dolayısıyla bu iki sürecinde paralel olarak düzgün bir şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Ayrıca bu süreçlerin dışında bazı fikir akımları da var olagelmiştir. 'Avrupa'dan vazgeçelim' düşüncesi ile hareket edilmesine karşılık bundan vazgeçilememiştir. Çünkü bu bölgede yaşanılmaktadır.

Türkiye bugün, doğusuyla batısıyla güneyiyle ticaretini ve siyasetini geliştiriyorsa, Avrupa Birliği ile tam üyelik müzakerelerine başlanıldığı için yapabiliyordur. Yani birisini birisine satarak sen ortada bir kaldıraç pozisyonunda yer alıyorsun.

Geri dönüp baktığımızda Ortaklık ilişkisinden kalan pek çok sorun bulunmaktadır. Ortaya konulan pek çok tavizin yerine getirilmemesi meselesi var. Bunu işçilerin serbest dolaşımı, vize meselesi, Gümrük birliğinden kaynaklanan sorunlar çerçevesinde özetlemek mümkün. Orada da tabi Türkiye'de ciddi bir sorun var. 1963'ten itibaren Türkiye, Ankara Antlaşması'ndaki hak ve yükümlülüklerinin ne olduğu konusunda ciddi bir tartışmayı büne kadar yapmış değil.

Örnek vermek gerekirse Avrupa Birliği'ne karşı çıkan, özellikle ekonomi çevreleri Gümrük Birliği'nden çıkalım tezini öne sürerler. Ben de her seferinde girmedik ki çıkalım derdimiz girmek diye anlatmaya çalışırım. Bu konudaki teknik detayları da henüz oturtabilmiş değiliz ve bu da ayrı bir sorun oluşturmaktadır.

Tam üyelik dediğimiz zaman da karşımıza biraz önce bahsettiğimiz siyasi belirsizlik meselesi çıkmaktadır. Müzakereye başlamış olmamıza rağmen 26 yıldır bu işle uğraşan birisi olarak kuşkum yok; 'Oluruz inşallah diye bir inancım var'. Ama güvenmiyor musun diye sorulduğunda Sarkozy'ye ya da Merkel'e neden güveniyim cevabı ortaya çıkmaktadır. Yani Avrupa'nın bütün bu krizleri aşıp nasıl bir yapılanmaya gideceği konusunda bir öngörülebilirlik yok ve dolayısıyla her seferinde septik, şüpheci bir yaklaşımla bu konuları değerlendiriyoruz.

Türkiye'nin bu iki süreci iyi idare etmesi gerekiyor. Bunun yanı sıra bizi masadan kaldırmak için yapılan diplomatik taktikler var; AB çevrelerinden gelen açıklamalar, Kıbrıs meselesi gibi. Bizde de buna karşılık reaksiyon gösteren duygusal bir kamuoyu var –ki uluslararası ilişkiler kesinlikle duygu kaldırmaz, mantık işidir- Bu duygusallıklarla uğraşmak gibi ciddi bir problem yaşıyoruz. İçinde yaşanılan dönem bu parametrelerle tarif edilebilir bir durum.

Türkiye'nin Avrupa Birliği hedefinde öngördüğünüz üç temel hedef var. Bunları açıklayabilir misiniz?


Türkiye – AB dendiği zaman her türlü sorun AB sorunu olarak algılanmıştır. Bunun içinde kokereç de vardır, trafik de. Ben bu noktada hiyerarşik bir düzen olduğunu ve bunları birbirine karıştırmamak gerektiğini belirtiyorum.


Birincisi siyasi önceliktir.

Siyasi öncelikten kastım şudur; Türkiye tam üyelikten başka hiçbir şeyi kabul edemez, etmemelidir. Avrupa Birliği'nin kurallarının iç hukukumuza uyarlanmasını istemesine rağmen, karar masasında bize yer vermemesi ciddi bir sorun yaratmaktadır. Karar masasına oturmadığımız bir hukuk sistemine kendimizi nasıl monte edeceğiz? Bu durum teknik olarak imkansızdır.

Avrupa Birliği'ne katılmak demek egemenlik sahandaki bazı yetkilerini Avrupa Birliği egemenlik sahasına devir etmek demektir. Bu ne için yapılmaktadır? Avrupa egemenlik sahasında karar alma masasına oturmak adına. Ayrıca bir diğer söylem olan imtiyazlı ortaklık düşüncesi ile yapılmak istenen şey Avrupa karar alma masasına oturmaksızın Avrupa hukuk sistemine kendimizi bağlamamız fikridir. Bu yüzden de siyasi önceliğin kaçırılmaması gerektiğini iddia etmekteyim.

Bugün gelinen noktada müzakerelerin sürdürülebilmesinin imkansızlaştığını anlatmaya çalışıyorum. Çevre başlığını açtık. Yüksek rakamlar konuşulmaktadır. Yaşam kalitesinin artması güzel bir olaydır. Peki maliyeti ne olacak? Bize söylenen maliyetlerin üstlenilmesi, mevzuatın hukukumuza uyarlanması ve bununla beraber ekonominin yaşacağı güçlüklerin tartışmaya açılmaması olmaktadır. Bu noktada biz Avrupa Birliği ile neyi müzakere edeceğiz?

Avrupa ile yapılacak müzakerelerde bunların yansıması yer alacaktır. Bunlar için geçiş dönemlerinin müzakeresinin yapılması lazımdır. Geçiş dönemini de hangi tarihte tam üye olacağımızı ve karar alma masasına oturacağımızı bilerek müzakere etmemiz gerekmektedir. Bunları bilmediğimiz

Zaman da bir belirsizliğe doğru giderken, iyi gibi görünen şeyleri aslında iyi olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Bu sebeple birinci önceliğimiz diğer her şeyin ötesinde siyasi öncelik olmalıdır. Avrupa Birliği netleşmelidir.

İkincisi ekonomik önceliktir.

Ekonomik istikrar algılaması için

Avrupa Birliği linkine ihtiyacın var. Dolayısıyla Avrupa Birliği ile ilişkileri soğutup da bir hamlede bulunulamaz. Şu anda dünya ekonomisinin geçtiği hassas ortam içinde Türkiye'de istikrar algılamasının sürdürülmesi lazımdır. Bu da Avrupa Birliği ile tam üyelik

müzakerelerinin başlaması algılamasının tüm dünyaya verilmesi ile ilgilidir. Bu sayede yatırımlar artıyor, ticaret gelişiyor, komşularla ilişkiler gelişiyor. Bu sebeple ekonomik önceliği asla unutmamak lazımdır.

Üçüncü öncelik ise sosyal dönüşüm projesidir.
 
III. Selim'in orduyu yenileme hareketinden itibaren Tanzimat ile birlikte yaşanan 200 yıllık bir sosyal dönüşüm projesinden bahsetmekteyiz. Maalesef bu sosyal dönüşüm bir türlü becerilememiştir. Bugünkü Türkiye'ye baktığımızda her ne kadar sivil olarak, demokrat olarak eleştirsek de en güvenilir kurum ordu çıkmaktadır.

Niye ordu bu kadar güvenilir ve sağlam bir kurumdur? Çünkü 1952'de NATO'ya girmiştir. NATO standartlarına göre yapılandığı için, vizyonunu tanımladığı için, yaşamını idame ettirdiği için ve bu düzen içersinde ilerlediği için kurumsallaştı. Ama sivil hayat Türkiye'de bunu gerçekleştiremedi, standart dışı kaldı. 24 Ocak Kararları ile liberal ekonomiye geçerken, 2001 krizinde liberal ekonomi algılamamızın doğru olmadığı görüldü.

Her dönem 'kafana göre takıl'ı algıladık ve kuralsızlığı esas aldık. Hiçbir zaman için sivil yaşam kuralsız bir yaşam değildir. Demokrasi kuralsızlık rejimi değildir. Onun için Türkiye'de bugün hukuksuzluğu, hukukun sınırlarını, siyasetin sınırlarını ve demokrasiyi tartışır hale geliyoruz.

Dolayısıyla AB'ye katılmanın belki en zahmetli ve en zor ama şu günün koşulları içerisinde gündemde üçüncü hiyerarşik unsur olarak yer alması gereken nokta sosyal dönüşüm projesi olmasıdır. Üç farklı temel hedeften kastettiklerim bunlardır.

III. SELİM'İN ORDUYU YENİLEME HAREKETİNDEN İTİBAREN TANZİMAT İLE BİRLİKTE YAŞANAN 200 YILLIK BİR SOSYAL DÖNÜŞÜM PROJESİNDEN BAHSETMEKTEYİZ. MAALESEF BU SOSYAL DÖNÜŞÜM BİR TÜRLÜ BECERİLEMEMİŞTİR.

Aralık 2009'da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile Avrupa Birliği'nde yaşanacak değişimleri nasıl yorumlayabiliriz?


Şu anda Avrupa Birliği için Lizbon Antlaşması 'Dağ fareyi doğurdu' gibi bir durumdadır. Bir anayasal düzen mi –ki AET'nin kurulması ile bir anayasal düzen meydana gelmiştir- Şimdi bu durum isimlendirilmeye

çalışılmaktadır. Avrupa Birliği'nde inanılmaz bir karar alma sorunu yaşanmaktadır. Çünkü bir tarafta devletlerin söz söyleme hakkı deniyor ki bu durumda Monaco'da bir devlet, Malta'da bir devlet, Almanya'da bir devlettir. Dolayısıyla 200 bin nüfuslu bir ülke ile 80 milyon nüfuslu bir ülkenin aynı olması çok doğru bir şey değildir. Onun için nüfus esaslı bir ağırlıklandırma sistemine geçmeye çalışıyorlar. O zamanda farklı ağırlıklar ve farklı çıkarlar devreye giriyor.

Örneğin tarım konusunda buğday fiyatının ne olacağı sorusu Fransız'ı farklı etkilerken Alman'ı farklı noktada etkilemektedir. Burada birisi parayı ödeyen diğeri parayı alan durumuna gelmektedir. Dolayısıyla farklı kompozisyonlar ortaya çıkmaktadır. Veyahut bir otomobil standardının Alman otomotiv standardı mı yoksa İspanyol otomotiv standardı mı olacağı hakkında verilecek en ufak bir karar, bir sanayi dalının bir ülkede çökmesi sonucunu meydana getirmektedir.

Dolayısıyla çıkar dediğimiz kavramın ruhani evrenden materyal evrene dönmesi, bu karar alma süreçlerinde bir anda çok farklı dengelere yol açmaktadır. Bunun kavgaları bitmedi.

Bir de yüksek politika dediğimiz dış politikadaki dengeler vardır. Büyük siyasi kararlandırmalarda da bu ağırlıklandırmalar rol oynamaktadır. Bunun sonucunda ise bir başkanlık sistemi fikri gündeme gelmiştir. Başkanın kim olacağı sorusu merak edilirken, Belçika Başbakanı von Rompuy'un seçilmesi beklentileri karşılamamıştır.

Bu sırada yazdığım bir makalenin başlığı şöyleydi; 'AB için küçük, von Rompuy için büyük adım'. Gerçektende von Rompuy için kariyerinde muhteşem bir gelişmedir. Avrupa Birliği'nin başkanı olmuştur. Ancak liderlik özelliği ve söz geçirebilirliği şüphelidir. Yine herkes Merkel'e ya da Sarkozy'ye bakacaktır. Dolayısıyla bir siyasi birliğe giden Lizbon Antlaşması denildiği zaman, şu anda ciddi bir hayal kırıklığı söz konusudur.

Komisyona baktığımızda İngiltere son dakikaya kadar izlediği taktikle Blair ismini ön plana çıkartırken, von Rompuy'a karşılık Catherine Ashton'u yani İngiliz diplomasisini oraya monte etti. Şimdi sorulması gereken soru AB dış politikasını kimin belirleyeceğidir.

Fransız-Alman cephesinin ismi olan von Rompuy mu yoksa İngiliz Ashton mu? Bu da Avrupa Birliği'nde ayrı bir kafa karışıklığı yaratmaktadır. Dolayısıyla bir sözcülük müessesesinden ileri gitmeyecek, iyi niyetli bir algılamayı çok fazla aşmayacak bir noktaya gelmiştir. Görüldüğü gibi Lizbon Antlaşması Avrupa Birliği için büyük bir adım olmamaktadır.

Türkiye'nin müzakere sürecindeki durumunu rahatlatmıştır. Ancak Türkiye'nin önceliği bu değildir. Peki nerede rahatlatır? Lizbon Antlaşması yürürlüğe girmeseydi Türkiye'nin teknik olarak üyeliğinden söz edilemezdi.

Çünkü Nice Antlaşması ve 2001 düzeni ile 27 üyelikle sınırlandırılmış bir Avrupa Birliği öngörülmekteydi. Lizbon Antlaşması ile Nice engeli aşılmıştır ama bu çok teknik bir detaydır. Şu anda bizim siyasi detayı aşıp da teknik detaya girme lüksümüz yoktur.

Avrupa Birliği ülkelerinden olan Yunanistan'da yaşanan ekonomik kriz ve bunun yanı sıra ispanya, Danimarka, Portekiz, İrlanda gibi ülkelerin ekonomilerinin zor durumda olması Avrupa Birliği'nin geleceğini nasıl etkiyecektir?


Şu anda Avrupa'da yaşanan en ciddi sorun ekonomidir. Bu sadece Yunanistan meselesi değil ama arkada iki tane çok ciddi sorun vardır; Birincisi, Yunanistan'ı bu şekilde kabul etmek Avrupa Birliği'ndeki her türlü yolsuzluğa göz yumma mesajını vermektir.

Her ne kadar Yunanistan faturayı Türkiye'ye –'Türkiye yüzünden silaha bu kadar para yatırdık'- çıkardıysa da ciddi bir ahlak sorunu vardır. Bu noktada örneğin Almanya sormaktadır; 'Ben bunu vergisini düzenli olarak ödeyen, protestan ahlakına sahip vatandaşıma nasıl anlatırım?' Anlatamazsın. Ama Yunanistan batmaya terk edilirse yani Yunanistan IMF'ye gitmeye zorlanırsa, o zaman Avrupa'ya tekrar ABD'nin müdahalesi söz konusu olur. Bu da Euro karşısında Doların mevzi kazanması ve Euro'nun değerini Dolar'ın belirlemesi yani Dolarizasyon mantğına dönüş anlamına gelir. Bununda siyasi olarak riski vardır. Ancak Avrupa Birliği'nin hem para vermemesi hem de IMF'ye sıcak bakmaması –ki bu şu anki durumdur, yarın ne olacağını bilemeyiz-, Yunanistan'ın batması ihtimalini görmezden gelmesi beraberinde yeni sorunları getirecektir.

Bu durumda İspanya, Portekiz, İrlanda, Danimarka gibi ülkelerde bir domino etkisi yaratacaktır. Bu tablodan çıkarılacak anlamda AB'nin mali piyasalarının zarar etmesidir. Bu durumun iki tane kaçınılmaz kötü sonucu olur; Euro'dan kaçış başlar, Euro'nun değeri düşer.

Yani Alman vatandaşının vergisi ile biz burayı kalkındırmayız dediğin anda bunun sonucu, artık ortada Mark'da olmadığı için, Euro'nun toplam değerini belirleyen şey Euro alanındaki ülkelerin toplam kalitesi olduğuna göre Alman vatandaşının cebindeki Euro'nun alım gücü çok ciddi oranda aşağı düşer.

Bu durumda Euro'dan kaçmaya başlanıldığında yatırımcı da Avrupa'dan kaçmaya başlayacaktır. O zaman ekonomi de daralma eğilimi gösterir. Bu kriz ortamında yeni daralma etkisi ve global krizi tetikleyecek bir etkiyle karşılaşılabilir. Yani oynanılan saha, barut ve mayınla döşenmiştir.

Bununla beraber Avrupa Birliği Yunanistan'a siyasi destek vererek bir tür algı yönetimi ile biraz pozitif beklentiye kaydırma stratejisi izlemektedir. Bunun piyasa ve yatırımcı üzerindeki etkisi tamamen tartışma konusudur. Etkinin olumsuz olduğu anda da Yunan ekonomisini kurtarmak için adım atmak zorunda kalınacaktır.

Peki bu adımın atılmaması durumunda Türkiye ekonomisi nasıl etkilenir? Bazı ekonomistlerin söylemi Yunanistan krizinin önemli olmadığı yönünde. Ancak batan Yunanistan olmayacaktır. Batan bütün Avrupa Birliği algılaması olur. O zaman Türkiye'nin en önemli ihracat pazarında Türkiye ekonomisi de çok kötü etkilenir.

Benim değil Yani üretimin, Türkiye'nin ihracatının büyük oranı Türkiye'deki 2001 gözümde

krizi sonrasında Türkiye ekonomisi Türkiye'deki Türkiye'deki ekonomi vardır. Avrupa'lı gerçekleştirilmektedir. Renault, Fiat gibi markalar Türk ortakları olmasına rağmen esas itibariyle bakıldığında Avrupa kaynaklıdır.

Dolayısıyla bunların olumsuz etkilenmesi Türkiye'deki ekonomiyi çok kötü etkiler. Bu sebeple sorun küreselleşirse Türkiye'nin ulusal önlemlerle bu krizi aşma şansı kalmaz. Sorun küreselse çözümü de küresel olmalıdır.

Bu yüzden küresel algılamaya sahip lider vizyonlarına ihtiyacın olduğunu sık sık vurgu yapmaktayız. Bununla beraber bizim dua ederek başta Merkel olmak üzere tüm AB liderlerine Allah akıl fikir versin demekten ve Yunanistan'ı kurtarmalarını ummaktan başka bir şeyimiz kalmamaktadır. Ama tabi ki Yunanistan kurtarılırken, nasıl zamanında Osmanlı için uygulanan bir Duyun-u Umumi rejimi oluşturulmuştu, benzeri bir sistemin Yunanistan'ın denetlenmesi içinde kurulacağına inanıyorum.

Başka türlü buna kimse izin vermeyecektir. Bugünkü dünya koşullarında denetimsiz harcama lüksü kimseye verilecek bir şey değildir.yatırımcılar tarafından

Türkiye – Avrupa Birliği sürecinde iki tarafında kazandıkları ve kazanacakları nasıl ifade edilebilir?


Türkiye'nin kazancı bir sistemsizliği engellemektir. Kendi sistemin ıslah edici şekilde AB modeli içerisinde yer almaktır. AB'nin karar alma sürecinde bulunmaktır. Dolayısıyla kendi dış politikasını ve içerideki sistemini çağdaşlaştırma noktasında dış politikasına güç kazandırma anlamında önemlidir ve ekonomik istikrardır. Dolayısıyla saydığımız üç öncelik burada da söylenebilir.

Uluslararası ilişkilerde duygular yoktur, çıkarlar vardır. Çıkarlar örtüştüğünde 'evlilikler' olur, çatıştığı zaman savaşlar çıkar. Bizim yapacağımızda çıkarları örtüştürüp herkes için akılcı bir gelecek yaratmaktır. Siyaset dün için değil yarın için bugün yapılan bir meslek dalıdır. Geçmişin ön yargıları ile hareket edildiğinde geleceği yok edilir.


Avrupa Birliği'nin kazancı ise dünyanın geri kalan kısmına karşı bir Hristiyan Kulübü olmadığı mesajını vermektir. II. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın merkezinin neresi olduğu sorusuna cevap olarak Fransa-Almanya ekseni çıkmaktaydı. Bugün baktığımızda ise Ankara'nın içerisinde yer aldığı bölge merkez konumundadır. Yani şu sıralarda Türkiye'de eksen kayması tartışması yapılmaktadır. Ancak Türkiye'nin eksen değiştirdiği gibi bir durum yoktur, dünyanın ekseni doğuya kaymaktadır.

Bu sebeple Türkiye bölgede dengeyi bulmaya çalışmaktadır. Konuya öncelikli olarak böyle yaklaşmak lazımdır. Dolayısıyla Avrupa dünyanın geri kalan kısmı için bir cazibe merkezi olmak istiyorsa, bu eksen kaymasında Türkiye'nin rolünü atlamamak zorundadır. Türkiye bu bölgede olduğu sürece Avrupa dünya politikalarının belirlenmesinde bu bölgede olabilir. Yoksa olmayacaktır. Kazançlardan birisi budur. İkincisi, bugün katılmaya çalıştığımız Avrupa'nın yaş ortalaması 60'tır.

Dünyada bugün çıkan birçok krizin arka planında çok yaşlı ve çok zengin bir nüfus ile çok genç ve çok fakir bir nüfusun aynı havayı tenefüs etmesi olduğunu görmek lazım. Dünya çapında bir gelir dağılımı adaletine ihtiyaç var ki; talep yeniden canlanabilsin ve üretim çarkı çalışabilsin. Parayı elde tutmanın bir zenginlik getirmeyeceğini görmek lazım.

Para üretime dönüştürülebildiği oranda zenginlik sağlar ve çark çalışabilir. Yoksa dünya kapitalizmin iflas ettiği bir algılama ortamına sürüklenir ve Avrupa'da bunun ortasında yer alarak en çok etkilenen grup olur. Üçüncüsü, bu bölgede Türkiye'den başka güvenlik üreten kimse yok. Türkiye'de bazen askerin önemi bittiğinden bahsedilir. Aksine askerin önemi beş misli artmıştır. Ama askerin pozisyonu değişti. Defansif askerden ofansif oyunun askerine doğru gidilmektedir. Avrupa açısından da dünya açısından da Türk askerine ihtiyaç çok daha fazla olmaktadır. Bir diğer kazanç da enerjidir.

Türkiye enerji yolları üzerinde yer alan bir ülkedir. Türkiye ile olan ilişkilerin soğuması durumunda yoğun kış şartlarında Avusturya'da ne olacağını sormak gerekmektedir. Bir başka faktör de lojistik getirisidir. Türkiye'de üretim yapıp bu yeni bölgeye mal satmak mı daha ucuzdur yoksa Avrupa'da üretip hammaddenin tekrar getirilip götürülmesi mi daha ucuzdur. Dolayısıyla iktisadi açıdan pek çok faktörü sıraladağımızda Türkiye'nin Avrupa'ya katacağı, Avrupa'nın Türkiye'ye katacağından daha fazla olmaktadır.

Uluslararası ilişkilerde duygular yoktur, çıkarlar vardır. Çıkarlar örtüştüğünde 'evlilikler' olur, çatıştığı zaman savaşlar çıkar. Bizim yapacağımızda çıkarları örtüştürüp herkes için akılcı bir gelecek yaratmaktır. Siyaset dün için değil yarın için bugün yapılan bir meslek dalıdır. Geçmişin ön yargıları ile hareket edildiğinde gelecek yok edilir.

M. Can BAYDAROL


1958 yılında İstanbul' da doğan Can Baydarol, 1978 yılında Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. Boğaziçi Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi'nden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. Fransa'da Siyaset Bilimi üzerine eğitim aldı. İktisadi Kalkınma Vakfı'nda araştırma uzmanı, Piar Gallup'da Avrupa Araştırmaları Başkanı olarak çalıştı. Finansal Forum gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. İstanbul, İstanbul Bilgi, Galatasaray, Marmara, İstanbul Ticaret ve Kültür Üniversiteleri'nde, Türkiye- AB İlişkileri, Gümrük Birliği, Avrupa Hukuku'nun temelleri, Avrupa politikaları, aday ülkeler için topluluk müktesebatına uyum, Avrupa bütünleşme süreci ve güncel sorunlar konularında dersler verdi. AB konusunda yayınlanmış on kitabı, çeşitli araştırma ve raporları bulunan Can Baydarol, Türkiye-AB ilişkileri, AB politikaları ile ilgili çok sayıda konferans, panel, eğitim seminerine, tv, radyo programına katılan Can Baydarol İngilizce ve Fransızca bilmektedir.

.
.
.

Kötü         Çok İyi  Oyla  
  Geri  |  Arkadaşıma Gönder  |  Yazıcı Dostu
 
Tüm yazıları
ShareThis

    Hayat Verenler : Microsoft    HP Türkiye    PBS Bilişim    SAY Ajans    SFS - MAN    Superonline       

Türk Liderler:

Abbas Güçlü, Adil Karaağaç, Ali Ağaoğlu, <Ali Kibar, Adnan Nas, Adnan Polat, Adnan Şenses, Ahmet Başar, Ahmet Esen, Alber Bilen ,Ahmet Cemal Kura, Ali Abalıoğlu, Ali Naci Karacan, Ali Sabancı, Ali Koç, Ali Saydam, Ali Talip Özdemir, Ali Üstay, Arman Manukyan, Arzuhan Yalçındağ, Asaf Güneri, Atila Şenol, Attila Özdemiroğlu, Avni Çelik, Ayduk Koray, Aydın Ayaydın, Aydın Boysan, Ayhan Bermek, AyşeKulin, Ayten Gökçer, Başaran Ulusoy, BedrettinDalan, Bedri Baykam, Berhan Şimşek, BetülMardin, Bülend Özaydınlı, Bülent Akarcalı, Bülent Eczacıbaşı, Bülent Şenver, CağvitÇağlar, Can Ataklı, Can Dikmen, Can Has, Can Kıraç, Canan Edipoğlu, Celalettin Vardarsuyu, Cengiz Kaptanoğlu, Cevdetİnci, Çoşkun Ural, Cüneyt Asan, Cünety Ülsever, Çağlayan Arkan, Çetin Gezgincan, DenizAdanalı, Deniz Kurtsan, Didem Demirkent, Dilek Sabancı, Dr. Oktay Duran, Ege Cansel, Em. Org. Çevik Bir, Emre Berkin, Engin Akçakoca, Enver Ören, Erdal Aksoy, Erdoğan Demirören, ErhanKurdoğlu, Erkan Mumcu, Erkut Yücaoğlu, Ergun Özakat, Ergun Özen, Erol Üçer, Ersin Arıoğlu, Ersin Faralyalı, Ersin Özince, Ethem Sancak, Fatih Altaylı, Fatih Terim, Ferit Şahenk, Ferruh Tanay,Feyhan Kalpaklıoğlu, Feyyaz Berker, Fuat Miras, Fuat Süren, Füsun Önal, Göksel Kortay, Güler Sabancı, Güngör Kaymak, Hakan Ateş, Halit Soydan, Halit Kıvanç, Haluk Okutur, Haluk Şahin, Hamdi Akın, Hasan Güleşçi, HayrettinKaraca, Hazım Kantarcı, Hilmi Özkök, Hüsamettin Kavi, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hüsnü Özyeğin, Işın Çelebi, İbrahim Arıkan, İbrahim Betil, İbrahim Bodur, İbrahim Cevahir, İbrahim Kefeli, İdris Yamantürk, İhsan Kalkavan, İshak Alaton, İsmet Acar, İzzet Garih, İzzet Günay, İzzet Özilhan, JakKamhi, Kazım Taşkent, Kemal Köprülü, Kemal Şahin, Leyla Alaton Günyeli, LeylaUmar, Lucien Arkas, Mahfi Eğilmez, MehmetAli Birand, Mehmet Ali Yalçındağ, Mehmet Başer, Mehmet Günyeli, Mehmet Huntürk, Mehmet Keçeciler, Mehmet Kutman, Mehmet Şuhubi, Melih Aşık, Meltem Kurtsan, Mesut Erez, Metin Kalkavan, Metin Kaşo, Muharrem Kayhan, Muhtar Kent, Murat Akdoğan, Murat Dedeman, MuratVargı, Mustafa Koç, Mustafa Özyürek, Mustafa Sarıgül, Mustafa Süzer, Mümtaz Soysal, Nafi Güral, Nail Keçili, Nasuh Mahruki, Nebil Özgentürk, Neşe Erberk, Nevval Sevindi, Nezih Demirkent, Nihat Boytüzün, Nihat Gökyiğit, Nihat Sırdar, Niyazi Önen, Nur Ger, Nurettin Çarmıklı, Nuri Çolakoğlu, Nüzhet Kandemir, Oğuz Gürsel, Oktay Duran, Oktay Ekşi, Oktay Varlıer, Osman Birsel, Osman Şevket Çarmıklı, Ozan Diren, Özen Göksel, ÖzdemirErdoğan, Özhan Erem, Pervin Kaşo, R.BülentTarhan, Raffi Portakal, Rahmi Koç, Rauf Denktaş, Refik Baydur, Rıfat Hisarcıklıoğlu, SakıpSabancı, Samsa Karamehmet, Savaş Ünal, SedatAloğlu, Sefa Sirmen, Selçuk Alagöz, SelçukYaşar, Selim Seval, Semih Saygıner, SerdarBilgili, Sevan Bıçakçı, Sevgi Gönül, Sezen Cumhur Önal, SinanAygün, Suna Kıraç, Süha Derbent, Süleyman Demirel, ŞadanKalkavan, Şadi Gücüm, Şahin Tulga, Şakir Eczacıbaşı, Şarık Tara, Şerif Kaynar, ŞevketSabancı, Tan Sağtürk, Taner Ayhan, Tanıl Küçük, Tanju Argun, Tansu Yeğen, TavacıRecep Usta, Tayfun Okter, Tevfik Altınok, Tezcan Yaramancı, Tinaz Titiz, Tuna Beklevic, Tuncay Özilhan, Türkan Saylan, Uğur Dündar, Uluç Gürkan, Umur Talu, Ümit Tokçan, Üzeyir Garih, Vehbi Koç, Vitali Hakko, Vural Öger, Yaşar Aşçıoğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Yılmaz Ulusoy, Yusuf Köse, Zafer Çağlayan, Zeynel AbidinErdem

Tecrübeleriniz ve birikimleriniz toprak olmasın @ Copyright 2004 turklider.org