Ziynet Odası       Odam Olsun       Türklider Odaları       Sizin Odalarınız       Sohbet Odası       TV Odası       E-Kitap Odası       BŞenver       Gazete Odası       iPad       Hakkımızda       Şifremi Unuttum   

 

İbrahim Mirmahmutoğulları Gözüyle 



Tüm Yazıları
       ShareThis

 

İBRAHİM MİRMAHMUTOĞULLARI Bülent Şenver'in Odası TV Programı
12.08.2015
Okunma Sayısı : 7001
Oy Sayısı : 2
Değerlendirme : 5
Popülarite : 1,51
Verdiğiniz Puan :
 

 

İBRAHİM MİRMAHMUTOĞULLARI Bülent Şenver'in Odası TV Programı

.
.

 izlemek için

.
.

 dinlemek için    

.
.


İbrahim Mirmahmutoğulları, Bülent Şenver

.
.

İBRAHİM MİRMAHMUTOĞULLARI Bülent Şenver'in Odası TV Programı
Deşifresi

İbrahim Mirmahmutoğulları (İM)
Bülent Şenver (BŞ)
 
 
BŞ: Bülent Şenver'in Odası'na hoşgeldiniz.

Bülent Şenver'in Odasında konuğum Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları.

Hoşgeldiniz İbrahim Bey.

İM: Teşekkür ederim Bülent Bey.

BŞ:
İbrahim Bey, siz dünyanın en büyük ve geniş borusunu üreten şirketin kurucu ortağısınız.

Yönetim Kurulu Başkanısınız.

Dizayn Boru. 

 Sivas Kangal'da , onun bir köyünde dünyaya gelmişsiniz.

Yedi kardeş. Babanız devlet memuru, demir yollarında çalışıyor.

İstiyor ki oğlu İbrahim'de memur olsun.

Sizi yetiştiriyor, eksik olmasın.

Siz Yıldız Teknik Üniversitesi'ne gidiyorsunuz, ve makine mühendisi olarak çıkıyorsunuz.

Gençsiniz, dinamiksiniz, heyecanlısınız, içinizde girişimcilik var ama babanızın da "Memur ol oğlum, sağlam iştir" kulağınızda kalıyor ve Türk Hava Yollarına giriyorsunuz.

Giriyorsunuz ama yaklaşık 3 ay kadar ya daha az dayanabiliyorsunuz.

Maaş almadan oradan ayrılıp kendi işinizi kuruyorsunuz.

Öyle mi?

İM: Dersinize çok iyi çalışmışsınız.


BŞ:
Ama şunu unutmamak lazım; herhalde bu girişimcilik ruhunun içinde Sivas'ın o çamurlu yolların araba gezer tezgahlarıyla sebze, meyve satmanın getirdiği bir heyecan, bir beceri var.

Yok mu?

İM: Ya da direnme gücü diyelim.

Dayanma, direnme, zorluklarla baş edebilme gücü insana çok şeyler kazandırıyor.

Bir de bu gücü 13-14'lü yaşlarınızda kaptıysanız .

BŞ:
Siz ilk başladığınızda proje ve taahhüt işi ile Dizayn Grup başlıyorsunuz.

Onu imal etmek üzere ufak bir imalathane ile başlıyorsunuz.

Nasıl oluyor da bu 16 milim boru imal ederken ufacık bir yerin içinde bunu yaparken şimdi 5 bin, 6 bin çeşit ürünün dünyaya verilebilmesi , sadece Türkiye demiyorum, yaklaşık 80 ülkeye ihracatı olan borular, dünyanın basınca en yüksek dayanıklı borusunu siz üretiyorsunuz.

Nasıl oldu bu? Bu şans mı?

İM: Genelde şans kelimesine inanmıyorum.

Ama şuna inanıyorum; başarı gülümser, başarısızlık çullanır.

Başarı bir başka başarıyı beraberinde getirebiliyor.

Ama başarısızlıklar da arka arkaya kendini doğuruyor.

BŞ: Bu çok önemli bir söz; başarı gülümser başarısızlık çullanır.

Çullanmak ne demek?

İM:
Bunaltır, arka arkaya gelir, kımıldayamaz hale getirir insanı. 

Şükür başarılı olduğumuz yıllarımız da çok  oldu.

Zorlandığımız yıllarda çok oldu.

Dediğiniz gibi 1987 yılının ilk aylarında Türk Hava Yollarına girmiştim.

Çok az bir miktar devleti tanıma imkanı buldum. Baktım bana göre değil.

Zaten seyrek gitmiştim.

Niyetim devam etmek değil, babamı incitmemekti.

Babam benim devlet memuru olmamı istiyordu ve babamın haberi olmaksızın ayrıldım.

Kendi şirketimizi kurduktan 6 ay sonra ilk işi almıştık, ondan sonra babamı haberdar ettim.

Demek ki 6 ay zorlanmışız.

BŞ: Babanızdan çekindiniz.

İM:
Çekindim, üzülsün istemedim.

Benim babam çok kıymetli.

Herkesin babası kıymetlidir kuşkusuz.

Babamın niyeti de çok düzgün.

Gerçekten yedi tane evladı bir devlet memuru maaşı ile büyütmüş.

Devlet memurunun en alt kademesi, ilkokul mezunu.

Gerçi sonra babam 50 yaşından sonra ortaokul, lise'yi bitirdi.

Üniversite sınavlarına girdi.

Yabancı diller Yüksek Okulunu kazandı.

Sizin gibi heyecanlı birisiydi.

Geçen sene rahmetli oldu.

BŞ:
Allah rahmet eylesin.

İM:
Biz şirketin ilk kuruluşunu Ar-Ge şirketi olarak pozisyonladık.

Bugüne kadar yaptığımız her hamlenin  her arkasında şirketi kurarken ki o Ar- Ge yapma inancı.

Araştırma, geliştirme kararlılığı var.

Dediğiniz gibi büyük şirket olabilirsiniz ama dünyada ilk diyemezsiniz bu çok kolay bir şey değil.

Dünyada olmayan bir şey ürettim diyebilmen için Ar-Ge yapmanız lazım.

Dünyanın en büyük ihracatını da yapmış olabilirsiniz.

Bu çok fazla zor değil.

Ama daha zor olan dünyada olmayan bir şeyler yapmak.

Biraz önce de söylediğiniz gibi dünyanın en büyük çaplı borusunu biz üretiyoruz. 8 metre çapında. İçinden nehirler geçebilir.

Ama ihtiyaç var.

Ülkemizin de ihtiyacı var, dünyanın da ihtiyacı var.

Nüfus çok büyüyor, kütle sulara ihtiyaç var, kütle suyun taşınmasına ihtiyaç var.

Sulama artık insanlığın bu büyük sayısını yağmurun suladığı suyla beslememiz mümkün değil.

Ne yapıp yapıp insanlara suyu taşımamız lazım.

Bunun için de büyük çap borulara ihtiyaç var. Bunlar ihtiyaçtan doğuyor. İhtiyaç var da üretebilme gücü oluşabilmesi için de Ar-Ge derinliğine ihtiyaç var.

Batılılar der ki:

"Ben Ar-Ge yapıyorum diyebilmek için bir neslin , hatta iki neslin geçmesi lazım" derler.

Biz birinci nesilde bu işi çözmemiz gerektiğini fark ettik.

Hatta birinci neslin ilk 10-15 yılında.

Biz 26 yıllık firmayız ama, ilk gün kendimizi Ar-Ge firması olarak pozisyonladık.

Tam 10 yıl sonra, 16 milim boruyu ürettikten 10 yıl sonra dünyanın en büyük çaplı, en yüksek borusunu üretiyoruz. 10 yılda kazanılmış bir şey. 26 yılda daha çok şey kazandık ama 10 yıl kritikti gerçekten.

BŞ: Gençler şunu merak ediyorlar; sizi dinleyen Yıldız Teknik Üniversitesi'nden mezun olmuş genç makine mühendisini hayal ediyorum, bu programı izledi zaman diyecek ki:

"Ben de İbrahim Mirmahmutoğulları  gibi acaba 16 milim boru üreten küçük bir imalathane ile başlasam onun gibi olabilir miyim?

Nasıl olabilir sizin gibi?


İM:
Bence öyle başlamasın, şuradan başlasa daha iyi olur;

Bir kere girişimci olarak ben Ar-Ge ruhlu girişimci olacağım demekle başlasın.

"Ben girişimci olacağım, ben üretici olacağım" demek bana göre demode.

Doğru olan şu; Ar-Ge ruhlu girişimcilik.

BŞ:
Araştırmacı olacak.

İM: İnovatif ruhlu girişimcilik.

BŞ:
Yaratıcı olacaksın.

İM:
Evet.

Kimsenin düşünmediğini düşünmek, kimsenin yapmadığını yapmak, insanlar için bir risk barındırır kuşkusuz ama beraberinde büyük bir kazanım elde etmesinin önünü açar.

Sadece "Niye risk alayım?

Komşum ne yapıyorsa , arkadaşım ne yapıyorsa, etrafım ne yapıyorsa onu yapayım.

Demek ki pazarı vardır" diyen bir anlayış demode bir anlayıştır. O anlayışın bir yere getirmesi mümkün değil.

O anlayış patinaj yaptırır, o anlayış şirketin devamlılığını riske sokar.

Gençlere buradan Ar-Ge ruhlu veya inovatif ruhlu olmalarını tavsiye ederim.

Yoksa "Hadi Girin 16 milim boru üretin, arkasından 8 bin gelir" diyemem.

Bunlar için inanılmaz Ar-Ge ruhuna ihtiyaç var.

Biz 26 yıl önce kimsenin düşünmediğini düşüneceğiz, kimsenin üretmediğini üreteceğiz diyen anlayışımız, bugün bize dünyada ilkleri başarttı.

Yüzün üzerinde patenti var firmamızın. 100 tane dünyada olmayan bir şey üretiyoruz biz.

Bu çok önemli bir şey değil mi?

Türkiye'de endüstriye dönüşmüş patent sayısında tüm sektörlerde Türkiye lideriyiz.

Bu kendinden olması mümkün değil. 

 Ben şunu çok net hatırlıyorum 1987 yılında Ar-Ge kelimesi Türkiye'de bilinmiyordu.

Bundan 15 sene önce de inovasyon kelimesi bilinmiyordu.

Hiç kimsenin Ar-Ge kelimesini bilmediği bir dönem de "Biz Ar-Ge firması olacağız.

Biz araştırma, geliştirme yapacağız.

Biz farklılıkları bulup yakalayacağız demek sıra dışı diyebiliriz.

Sıfır sermaye ile yapıyorsunuz bir de bunu, ilginç olan bu.

Sermaye yok, sisteme bir şeyler girmesi lazım, para girmesi lazım.

BŞ: Nasıl girdi sizin şirkete para?

İM:
O biraz sancılı oldu.

Biraz önce dedik ya başarısızlık çullanır diye .

Biraz borçlar aldık etraftan .

BŞ:
Akrabalardan mı?

İM:
Akrabalardan da almadık, akrabalar da fakir. Babam zaten bilmiyor. Babam bilse ne olacak?

BŞ:
Bankalar para vermiyor.

İM:
Siz bankacısınız iyi bilirsiniz, bankalar kime para vereceğini iyi bilir.

BŞ:
Araştırma geliştirme derseniz ipotek der, teminat der.

İM:
Bir de çok genç duruyordum o zaman lise talebesi diyorlardı.

BŞ:
O zaman size inanan o çevreden bazı insanlar.

İM:
Önce mobilya alacağız, ofisimizi donatacağız, bir masa, sandalye.

Hatta noter masrafları için ben muhasebecimize "Bunları sen öde, ben sana öderim" demişim.

Onu bana hatırlatıyor.

Şimdi o da Emlak  GYO'nun Yönetim Kurulu Başkan yardımcısı Veysel Bey.

Aynen şöyle söylüyor:" İbrahim Bey, parası yokken ister ama gününde de ister" diyor.

Mobilyaları aldık, 90 gün taksit ile alacağız, senetle kefil istiyor.

Kefil nereden bulacağız?

Orada benim okula gelip giderken selam verdiğim bir tuhafiyeci amcamız vardı.

Sadece selam veriyoruz başka bir şey değil.

O da selamımı alıyor ama bunu sabah yapıyorum, akşam yapıyorum, aklıma o geldi.

Başka da tanıdığım yok. "Amca, bir iş kuracağım , bana kefil olur musun? Dedim.

Sonradan anladım ne büyük bir şey istediğimi ondan.

"Olurum. Getir senetleri imzalayayım ben, kefil olarak" gittim mobilyacıya,

"Bir amca bana kefil olacak" dedim.

"Kim amca?"

"Yolda geçerken merhaba dediğim birisi" dedim.

"Eğer o bir merhabaya sana kefil oluyorsa, ben kefil istemiyorum" dedi.

Güvendi.

Güven en büyük sermaye.

Siz bankacısısınız iyi bilirsiniz, bilançonun aktif ve pasifi var.

Dönen varlıkların altında duran varlıklar var, duran varlıkların bir kısmı elle tutulamayan.

Aslında oranın en büyük değeri güven.

İtibar, güven, yıpranmamışlık.

Biz sıfır sermaye ile başlamıştık ama bilançomuz sıfır demiyorum.

Bilançomuzun maddi olmayan varlıklar kısmında kendimize saygımız, piyasanın az da olsa kendi çevremizin saygısı vardı.

Biz bu saygıyla mobilya alabildik.

Sokaktan geçene mobilya vermiyorlar.

BŞ:
Bir de şunu hatırlıyor musunuz?

Böyle küçük başlarken sizin bu şirketleşme hayatınızda sizi çağ attıran önemli bir şeyler olmuştur.

Birden bire bu boyutlara ulaşmanızı sağlayan  nedir o? Gökten üç elma mı düştü?

Bir ihale mi kazandınız?

Yoksa bir yerden çok büyük işi alıp yabancı ortak ile birlikte o işi kotardıktan sonra bütün kapılar daha çok açıldı size?

İM: Sıfırı bir yapmak en sancılı dönemlerimizdi.

Aylar geçiyor ve biz iş alamıyorduk.

O çok bunaltmıştı.

Sonra bir iş almaya başladık.

Başarı gülümsemeye başladı.

İlk işi aldık, çok güzel yaptık işimizi.

Sektörün de kıt zamanıydı.

Birden bire bir tanınma furyası oluştu bizimle ilgili.

Bir tane şöyle bir teklif oldu: "Sizin reklama ihtiyacınız var" dediler.

Ben de "Bizim paramız yok, reklamı siz verin.

Billboardlara verin, varsa televizyona verin, o zaman televizyon yoktu sadece TRT vardı ona da verilmezdi zaten.

Çıkan işin cirosunun yüzde 10'nunu sana vereyim.

3 sözleşme yapayım, birini müşteriye vereyim, birini ben alayım, birini de size göndereyim." Gerçekten muazzam bir reklam vermesine vesile olduk.

Çok iş aldık.

O da yüzde 10'lardan reklam maliyetlerini aldı.

Şimdi böyle bir delikanlı çıkmaz.

Onun ki de cesaretti ama o da güvendi. ,

Her şey güven.

Billboardlara bizim gibi küçük bir firmanın girmesi mümkün değildi.

O bir kırılma noktasıdır. Arkasından bir sürü iş geldi. Günde 7 tane sözleşme yaptığımı bilirim.

BŞ:
Reklam ve tanıtım önemli demek ki.

İM:
Bütçesi de önemli. Bütçesini birine yıkarsanız daha da önemli.

O zaman risk alan iki tane olmuş oluyor.

Siz ticaretin riskini alıyorsunuz, o da reklam ve tanıtımın riskini alıyor.

Ondan sonra kırılma noktamızın ikincisi 16 milimetre boru da başladı. 16 milimetre boruyu üretmek için çok uğraştık. Ar-Ge ürünüdür o, taklit değildir.

A'dan Z'ye mikro molekül yapısına biz hakim olduk.

O zaman Türkiye'de dışarıdan üretim yapılıyordu. Üç ay sonra ancak başarabildik.

Şimdi 10 dakika da üretiliyor o boru.

Üç ay makinenin başındaki çalışmadan bahsediyorum, gerisindeki 1-2 yıllık Ar-Ge sürecini saymıyorum.

O ürünümüz çok rağbet gördü .

BŞ:
Nerede kullanılıyor?

İM:
Sıhhi tesisat.

Yerden ısıtma boruları olarak kullanılıyor.

Hala çok satarız o üründen.

Bu ürünümüzden sonra hemen hemen üretimimiz hiç durmadı.

Bu da güzel bir kırılma noktasıdır.

Bu ürünümüzü piyasaya sürerken soruyorlardı "Fabrika nerede?" Diye.

Fabrika yok ortada.

Küçük bir atölye var çatı katında, ortasından yürümüyoruz çöker diye.

Bir yabancı gelmişti, ham maddesini kullanıyoruz ya, şaşırdı "Burada mı üretiyorsunuz?" dedi.

Biraz iri yarıydı "Lütfen kenardan gidin, ortadan gitmeyin. Çöker" dedim.

Bana soruyorlar "fabrika nerede?"

Söyler miyim o kötü yerde diye "Fabrikayı göstermiyoruz" diyordum.

"Peki depolarınız nerede?"

Bir küçük depo var Fatih'te, altlı üstlü küçük bir dükkan, oraya 3 no'lu depo diye yazdım, zannetsinler ki arkası var.

Ürünümüz güçlü gözüküyor, havalı bir ürün üretiyoruz o günün şartlarında ama üretim yeri gösteremiyorsunuz insanlara.

Merak ediyorlar inançlarının tam oluşması için.

Deponuzu tam gösteremiyorsunuz. "Burası elimizin altındaki depo" diyordum.

Onu öyle bir süre geçirdik. Ondan sonra gerçekten büyük depolarımız oldu.


BŞ:
Sonra satış oluyor, para kazanıyorsunuz.

İM:
Sonra hemen fabrikamızı yine kiralık olarak 10 kat büyüttük.

Depolarımızı büyüttük.

Gülümseme dönemi devam ediyordu.

1994 yılında çok büyük bir kriz oldu.

O kriz döneminde biz epeyi para kazandık ve ilk fabrikamızı satın aldık.

BŞ:
Kriz de para kazandınız.

İM:
Krizde para kazandık.

BŞ:
Kriz de çok boru mu satılıyor?

Mali kriz olunca insanlar boru alalım mı diyor?

İM:
Öyle demiyor.

Daha iyisini ucuza alalım diyorlar.

O zaman çelik boru daha meşhur, bizim ki plastik.

Çelik'in galvaniz.

Galvaniz borular çok çabuk erozyona uğruyor.

İnsanlar galvaniz borularını değiştiriyorlar.

Bizim boruya 50 yıl garanti verdik, dedik ki galvaniz'den de ucuz dedik.  

: 50 yıl garanti de eşik noktası.

İM:
Türkiye ilk defa 50 yıl garantiye bizim ürünlerle tanıştı.

BŞ:
Kimse 50 yıl garanti beklemez.

İM:
Bizim sektörde Avrupa'da veriliyordu, biz de verdik.

Kriz anında pahalı boruyu bıraktı ve daha kaliteli ve ucuz boruyu seçtiler.

Fabrikamızı satın aldık.

Arada bir krizlerde zorlandık. Ama onu da fırsata çevirdik.

Daha bir sağlam zemine oturttuk firmamızı. Bugün çok daha iyi durumdayız.

BŞ: Bülent Şenver'in Odasında konuğum Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları.

Şimdi 3 keşke.

3 keşke şöyle; birinci keşkemiz dünya ile ilgili keşke diyebileceğiniz ne var?

İM:
Ben keşke Türkiye Cumhuriyeti Devletinin o sancılı kurulma dönemlerine , bir önceki devletimiz olan Osmanlı Devletini fırsat vermeseydi diyorum.

Son 200 yılı kötü yönetti Osmanlı ve çok şükür bir devlet kurduk ama ne pahasına kurduk.

Balkanları bırakıp geldik.

Kuzey Afrika'yı bırakıp geldik, Orta Doğu'yu bırakıp geldik, orada milyonlarca kardeşimizi düşmana teslim ederek geldik.

Keşke son 200 yıl Osmanlı kötü yönetmeseydi, ve keşke o bıraktığımız yerleri bu şekilde bırakmak zorunda kalmasaydık.

Acı ve gözyaşı içerisinde.

Bu çok büyük keşkemdir benim.

BŞ:
Dünyayı bırakalım, şimdi Türkiye'ye gelelim. Türkiye ile ilgili keşke?

İM:
Türkiye ile ilgili de herkes söyler ben de çok sık söylerim, 1960'larda İtalya'nın milli geliri , İspanya'nın milli geliri, Türkiye'den fazla değilmiş, hele Güney Kore çok zor durumdalarmış.

O dönemde keşke dünyadaki büyüme hızı, büyüme trendi ıskalanmamış olsaydı.

Fakirse herkes fakir.

Biz 2. Dünya savaşına girmedik.

2. Dünya savaşına girenlerden daha büyük fakir değildik biz.

Keşke o dönemler ıskalanmasaydı.

O dönelerdeki büyüme trendini yakalamış olsaydık.

Biz de kısa çekişmeler, ihtilaller ve biz epey sürünerek devam etmişiz.

Son yıllarda attığımız adımları keşke o yıllarda atabilseydik.

BŞ:
En zoru şahsınız ile ilgili.

İbrahim Mirmahmutoğulları ile ilgili keşke ne diyebilirsiniz?

İM:
Ben girişimci hemen oldum.

Türk Hava Yollarında çalıştığımı saymıyorum.

Keşke biraz iş tecrübesi kazanmış olsaydım dediğim çok olmuştur.

Çünkü her şeyi kendi gayretlerimizle, aklımızın limitleriyle , şimdi danışmanlık alıyoruz ama ilk yıllarda danışmanlık da kolay değildi.

Orada müessese olmak, işletme olmak, kurumsal seviyemizi yükseltmek adına çok yorulduğumuzu hissediyorum.

Çok uzun saatler çalıştık.

Günde 16 saat çalışarak müesseseyi bir yere taşımaya çalıştık.

Böyle olmasaydı, biz birkaç yıl daha kurumsal bir firmada çalışmış olsaydık, onu müessesemize uygulasaydık faydalı olacağını düşünüyorum.

Onun için çocuklarıma 5 yıl başka bir firmada çalışmadan bizim firmada görev almalarını prensip olarak doğru bulmuyoruz ve bu şekilde yapılandırdık.

Bir beş yıl dış dünyayı tanısınlar, mümkünse dış ülkede müesseseleri tanısınlar.

BŞ: Bülent Şenver'in Odasında konuğum Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları ile birlikteyiz.

Şimdi bir göster, bin işit.

Bir göster bin işit, bu sihirli kutumun içinde size bir obje getirdim, o objeyi size göstermek istiyorum ve o obje ile ilgili gençlerin kulaklarına küpe olacak bir şeyler söylemenizi isteyeceğim.

Bakalım size getirdiğim obje neymiş?

Sizin için getirdiğim obje terazi.

Buna bakıp gençlerin kulağına küpe olabilecek neler söylersiniz?

İM: Birkaç şey söyleyebilirim; birincisi çok somut, terazi ile özdeşleşen bir şey; terazi hakkı diye bir kavram vardır.

Eğer bir şey satansanız teraziyi eşitlememelisiniz, biraz fazla koymalısınız.

Eşitlerken bir miligramda olsa eksik kalma riskine karşı emniyettir.

Terazi hakkı vardır.

Bu o kadar büyük etik bir değer ki bugün toplumumuzda kaybolmuş çok güçlü değerlerimizden birisi.

Ben sebzecilik yaptığım için biliyorum, yedi yıl sebze sattım ben, çocukluk yıllarım diyebiliriz, o Sivas'ın taşlı yollarında.

Terazi kullandım.

Denge terazi kullandım, bugünkü dijital teraziler yoktu.

O terazinin dilini düşürürlerdi arkadaşlarım.

O terazinin dilini düşürünce kendi lehine 100-150 gram kazanır kilo başına.

Çok büyük ahlak bozukluğu.

Ben onu acı içerisinde izlerdim.

Biz ise babamızdan aldığımız terbiye, ailemizden aldığımız terbiye hep bir terazi hakkı vardır diye bir miktar fazla koyardık.

Birincisi bu aklıma geldi.

İkincisi; terazi bir dengedir. Kendisini bulduğunda bir dengeye kavuşmuş demektir.

Aslında hayatta her şeyi bir denge içerisinde yapmamız gerektiğini anlarız.

Evimize, ailemize, özel yaşantımıza ayıracaklarımız ile işimize ve sosyal yaşantımıza ayıracaklarımızın arasında bir denge kurmazsak, ikisinden birinin aksadığını, yıprandığını ve deforme olduğunu hissederiz.

Onun için terazi benim için bir de dengedir.

Üçüncüsü; terazi bir hesap vermedir. İnançlarımız gereği de öyle değil mi?

Yarın bir gün hesap verdiğimizde bir tarafa eksiklerimiz, ayıplarımız, bir taraf artılarımız, insanlara yaptığımız fayda, kalbimizdeki o bizi temsil eden onurlu duruş konacak ve burada pozitif yönde ağır basmasını isteyecek gönlümüz.

Ya basmazsa?

O anlamda terazi bir imtihandır da.

Terazi hesap anında insanın tahayyüllerini zorlayacak bir kendini mahsun hissettiği andır aynı zamanda.

BŞ: Ne güzel şeyler söylediniz, ağzınıza sağlık.

Bülent Şenver'in Odasında konuğum Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları ile birlikteyiz.

Şimdi soru yağmuru.

Soru yağmuru diyorum çünkü yağmur damlaları gibi size kısa kısa sorular sormak istiyorum.

Sizlerden de o cevapları almak istiyorum.

Birinci yağmur damlam şöyle;

İyi insanın özellikleri nedir?


İM:
Kendisine bir şey emanet edildiğinde o emaneti kendi malından daha sadık, daha özverili olarak koruma altında tutuyorsa bu insan iyi insandır.

Bu emanet bazen paradır, bazen bir sırdır, bazen bir sorumluluktur.

Sonuçta kişi emanetine karşı davrandığı kadar insandır.

Davranılmadığı kadar da o değerden yoksundur.

BŞ:
Türkiye'de iyi insan sayısı çok mu? Yoksa yeterli değil mi?

İM:
Aslında ben bu milletin asil bir millet olduğunu düşünüyorum.

Ama ne gariptir ki yenilgilerle olsa gerek milletimiz  bir miktar asaletinden taviz veriyor.

Bu topraklar aslında bu kadar yıpranmış insan yetiştirmiş olmamalıydı.

Ben bakıyorum çok bireysellik ön planda,çok nemelazımcılık ön planda, çok kolay zengin olmacılık ön planda.

Anne ve babaya saygısızlık ön planda.

Kardeşe kardeş gibi bakamamak ön planda.

Kendi sathi dostluklarını anne babanın varlığına  tercih etmek ön planda.

Dolayısıyla ben toplumumuzun yakışanı yapmadığını düşünüyorum.

Bu millete bunun yakışmadığını düşünüyorum.

Tabii ki hala çok iyiler var ama ortalamanın yukarıya taşınması lazım.

BŞ: Kısa yoldan köşeyi dönmek için bazı insanlar sizin tasvip etmediğiniz, onaylamadığınız neler yapıyorlar?

İM:
En negatif şeylerden başlar, illegaliteden başlar legal görünümün illegale kadar gider.

Düşünebiliyor musunuz bir devlet memuru, devlet memuru olabilmek için sınavlara giriyor, büyük gayret sarf ediyor, hele tefli etmişse bu onun için büyük bir lütuf oluyor.

Fakat devlet memurluğunda halkın bir isteğini karşılamak için kendi hak ettiğinin dışında bir şey istiyor. İnsanlar onu zorlamı devlet memuru yaptı?

Zorlamı oraya oturtturdu?

Sonuçta ülkenin devlet memuruna verdiği parayı kabul ettiği için oturdu.

Oraya kapıya gelen insanı, rahmetli Abdurrahim Karakoç'un "Çıkmıştı makama arzuhal için, Bey dedi yutkundu eydi başını.

Bir azar işitti ki o biçim. Şey dedi yutkundu eydi başını" diye bir şiiri var ya.

Makam ya azar işitilen yer, ya soyulan yer.

Böyle bir şey olamaz.

Böyle bir şeyin mantığı yok. Böyle bir şey kabul edilemez.

Orada halkını, halkın arasına mesafe koyan devlet memuru eğer hak etmediği bir şey alıyorsa onun çocuklarına fayda sağlaması mümkün değil.

O paranın onun mutluluğuna vesile olması mümkün değil.

Mesela bu kısa yoldan zenginleşmeyi hak etmemiş bir zenginleşme hareketi.

Devletin kanunlarında verilmiş teşvikler var.

Sağolsun biz de teşvik alıyoruz.

Devlet başarılı bulan gayretleri teşvik ediyor.

Onu hak etmemiş kısmı da dahil etmek ona.

Hak etmişi devlet zaten veriyor, hak etmemişi de dahil etmek.

Bu legal gözüken illegalite. Bir de illegal var onları saymıyorum bile. 

Dilim de varmıyor.

BŞ:
Sizce niçin "Devletin malı deniz yemeyen domuz" diye bir zihniyet oluştu ki?

İM:
Bu çok çirkin bir kabul.

Birkaç çirkin kabul var.

"Eski köye yeni adet getirme"

Biz yenilikten yana olmalıyız.

Eski köye yeni adet gelmeli ve köylerimiz yenilenmeli.

Bu devletin malı deniz lafı da  çok dehşet saçıcı bir laf gerçekten.

Ürkütücü.

Ben onu şöyle yorumluyorum; bir miktar o sosyalist devletlerin etkisi altında kaldığımızı düşünüyorum. Sosyalist devletlerde bütün mal devletin.

Özel sektörün bir kazanımı yoktur idi vaktiyle.

Hala öyle olan devletler olduğunu biliyoruz. Yine çok tırnak içinde aşağılık bir söz geliyor bana.

Ama Türkiye'nin böyle bir şeyi yok ki.

Türkiye'de özel teşebbüs başından beri motive dilmiş.

Kazanmak isteyenin kapıları ardına kadar açılmış.

Risk almak isteyene niye risk almak istiyorsun denilmiyor.

Eğer zengin olmak istiyorsan risk alacaksın, meşru yollardan ticaret yapacaksın, iş adamlığı yapacaksın, sanayicilik yapacaksın, v.s.

Para kazanmanın bu yolları açık ama gayrimeşru yoldan, devletin malı deniz yolu ile zenginleşmeye çalışanlar hala varsa ben inanıyorum onlar bir gün kaybedecekler.

Çünkü mutlak adalet bunu gerektirir.  İnançlarımız bunu gerektirir.

Mutlaka kaybedecekler. Ben buna inanıyorum.


BŞ:
Uzun vadeli kazanamazlar. Bir Adem'i abad eden, bir alemi abad eder" ne demek?


İM:
Ben bu sözü çok severim gerçekten.

Kişi etrafında olup bitenlere duyalı olması lazım.

Elinin ulaştığı , gücünün yettiği, dilinin döndüğü kadar insanlara faydalı olması lazım.

Bunu dert edinmesi lazım.

Bencil toplumlar, sadece kendini düşünen toplumlar, en zararlı toplumlar.

BŞ: Burada Adem kişi, Abad etmek nedir?

İM: Mutlu eden, onun sıkıntılarını gidermek, onun derdine derman olmak, ona umut vermek. Sizin yaptıklarınız da öyle.

BŞ:
Bir kişinin derdine derman olursan, bir dünyanın sorununu çözmüş gibi kıymetlidir.

İM:
Yine bu sözü destekleyen bir söz;

"Sizin en hayırlınız insanlığa hizmet edeninizdir."

Kategori çok yüksek. 

 Bencil , kendini düşünen, egoist insanlar hep aşağılanmıştır ama bir başkası için çalışan insanlara  hep onur verilmiştir.  

Mesela ben size de çok değer veriyorum, çünkü siz de bir başkası için çalışıyorsunuz. Bugün buraya gelmemin sebebi de o.

Bülent Bey, gençlik için, insanlık için bir şeyler yapma gayreti içerisindeyse  benim çorbada tuzum olmalı inancını duymuşumdur.

Bu çok insanca bir şey.

Hayvanların dünyasında bile birbirine yardım varsa insanların dünyasında nasıl olmaz.

"Komşusu aç iken kendisi tok olan bizden değildir."

Sözü bebeklik yaşından itibaren öğrenilir ama nedense komşumuz açken biz tokuzdur.

BŞ: "Komşusu açken, kendisi tok olan bizden değildir."

İM:
Bunu söyleyen Peygamber, sıradan bir insan değil.

Sen toksan komşunda tok olacak, yoksa bizden değilsin.

Bizden değilsin demek ne kadar dehşet verici bir söz.

Büyük bir kayıp.

Zaten din insancılığı öğretir.

Bütün ulvi ve etik değerler hep düzgün insan olmayı öğretir.

İnsanda da bir duygu var nefis diyoruz o da hep kötü olmayı zorlar. Hayat bu ikisinin mücadelesidir.

BŞ: Türkiye'de iş yapmak isteyen bir iş adamının en sık karşılaştığı sorun?

İM:
Girişimci, sıfırdan başlayan bir insan için eskisine göre, benim zamanıma göre daha güzel fırsatlar var.

KOSGEP diye bir kuruluş var diyor ki:

"İyi bir fikriniz varsa, bunu da güzel anlatabilirseniz ben sizi başlangıçta başlangıç sermayesi diye bir para vereceğim.

" Bunu benim zamanımda verseydi biz ne mutlu olurduk. Bu büyük bir teşvik.

Bunları takdir etmemiz lazım.

Devleti hep eleştiriyoruz, daha güzel şeyler yapması için eleştirebiliriz ama olumlu şeyleri de söylememiz lazım. 

TÜBİTAK diyor ki:

"Eğer güzel bir fikrin var ve bu fikri gerçekleştirmek için bir Ar-Ge yapma ihtiyacın varsa 500.000 TL maliyetinin yüzde 75'ini hibe olarak üstleniyorum" diyor.

Bunlar bizim zamanımızda yoktu.

Bunlar büyük devletin veya güçlü devletin yapması gereken şeyler.

Silikon vadisi bugün 3-4 trilyon dolarlık gayri safi milli hasılada payı vardır.

Amerika'nın toplam gayri safi milli hasılasının yüzde 25'i dir bu.

BŞ: TÜBİTAK'ın bu uygulamasını bir çoğu bilmiyordur.

İM:
Buna 1512 diye bir uygulama diyorlar.  

Öbürü de başlangıç sermayesi de  1507 diye geçiyor.

Lütfen baksınlar.

Aslında iyi anlatmadıklarını bende söylüyorum.

Bakan bey'de söylüyor. "İyi anlatamıyoruz" diyorlar.

Aslında teşvikler bizim zamanımızda sıfırdı.

Bizim zamanımızda ben kilolu olmayınca, minyon tipliyim bana güvenip iş vermiyorlardı ama şimdi gençlere daha çok iş veriliyor.

Bizim zamanımızda patron dediğin göbekli olurdu.

BŞ:
Para ile satın alınamayan üç şey söyler misiniz?

İM: Bize emanet edilen bir takım değerler var.

Tercihte rolümüz olmamış .

Anne ve babamız.

Anne ve babamızı biz seçmemişiz.

Bize seçilmiş olarak vermiş. Hiç kuşkusuz seçen de en doğrusunu yapmış diyeceğiz.

Çünkü seçen de herhangi biri değil. Anne ve babanın rolünü, merhamet derinliğini, anne ve banın evlat üzerindeki  sarsılmaz muhabbetini hangi para satın alabilir.

İkincisi evladın anne babasına uyanırken ki bir  gülüşünü, hasta yatağından sıhhat bulmuş ve güzel gözlerini açmış bir güzel gözün karşılığına neyi koyabilirsin?

Deseler ki bütün gökdelenler sizin ama o gözünü açmayacak.

Bütün gökdelenler değil, dünyanın tamamını verseler yavrunuzun bir göz açmasına değişir misiniz?

Paranın gücü yetmez bunlara.

Üçüncü olarak da birine yaptığınız yardım sırasında aldığınız haz.

Birinin zor zamanında yanında oldunuz, o size dedi ki:

"Eğer siz bugün benim yanıma gelmeseydiniz ben şu kadar büyük  zorluk yaşayacaktım.

Müteşekkirim size " dedi.

Bu hazzı da satın alamazdınız.

Babamın borcu vardı, kız kardeşlerim gelin olunca arkadaşındanalmış, ben İstanbul'a geldik, birinci sınıftayım.

Babam doğal olarak ödeyemiyor, arkadaşının ihtiyacı doğmuş.

Benim öğrencilik yıllarında o parayı tedarik edip benim Sivas'a götürmem ile ilgili bir hikayem var.
 ,
Onu anlatırken ağlıyorum.

Öğrendim ki babam çok üzgün.

Lütfü Amca'nın ihtiyacı olmuş, parasını istiyor.

Babam onu en erken 3-5 yılda ödeyebilir, kendi maaşı ile.

Annem bunu söyleyince ben çok üzüldüm.

"Bu parayı bulup getirmeliyim" dedim.

Ben öğrenciyim, burs almasam okuyamıyorum. 

 Burs aldım, yarısını biriktirdik, kredi aldım yarısını biriktirdim, arkadaşlarımdan rica ettim yıl sonuna kadar ödeyeceğim dedim.

Aklımda fikrimde babam, çünkü babam mahsun, babam üzgün, annem bana bu detayı vermiyor ama ben  hissediyorum. 

Babam ile Lütfü Amca aynı ofiste oturuyorlar.

Şimdi ben sizin yüzünüze bakarken borçlu olduğumu düşünün.

Hangi duygularla bakarım.

Bunu hayal ederek yatıyorum.

Babam üzülmüştür şimdi diyorum. 

Hem dersime çalışıyorum, hem para bulmaya çalışıyorum.

Yarı yıl tatili oldu , parayı tam denkleştirdim. 25 arkadaşımdan borç aldım.

Demek ki borç alacağım 25 arkadaşım vardı.

Gittim, bizim oraları çok soğuktur, her odada soba yanmaz, bir odada yanar.

Ama evlatları geldiğinde babam her odada bir odun sobası vardır, hepsini yakar.

Çocuklara evini özettiriyor.

O gün anlatmadım, yorgundum, yattım.

Ertesi gün akşam oldu, babam işten gelince biz rahat edelim diye odasına çekilir.

Haftada bir gün de aramıza katılır.

Konuyu açtım "Babacığım ben sıkıntınızdan haberdar oldum, bu parayı da temin ettim" dedim. Babam önce şok oldu.

"Asla lamam, ben sana para gönderemiyorum,  sen bana para getiriyorsun.

Bu benim babalık gururumu allak bullak eder.

" Çok duygusal bir atmosfer var, annem, kardeşlerim de orada. Orada yaşadığım atmosferi, o duygu seli. 16-17 yaşında bir delikanlı  giyinmeyi sever, gezmeyi sever ama babası olunca hepsini ir tarafa itiyor.  

Bir şeye fokus.

Fokusumuzu terk etmemiz lazım,ulvi olması lazım. 

Birini nasıl çarparım değil, bir insana nasıl faydalı olurum?

Orada tattığım bir tat var.

Bana deseler ki "İstanbul'u sana vereceğiz, Türkiye'yi, dünyayı   o duyguyu , o anı unutturalım sana." Samimi söylüyorum vermem.

Çünkü o duygu insanı insan yapan.

Gençlerimiz de o duygular çok az .

Evlatlarınıza anlatacak ne var diye ben gençlere sorarım.

Bir kahramanlığınız olacak ki anlatacaksınız. İnsan kendini övmez ama benim yaptığım kahramanlık değil mi? 

Anlatacak söz üretin.

Değin ki; "bulunduğumuz yıllar  annelerimizin, babalarımızın üzerinden fakirliklerini  üzerinden attıkları yıllardı".

Evlatlarımız diyecek bunu. "Ama sınıfın en çalışkanı olduk."

Bu anlatacak bir şeydir. Evlatlar kolay kolay gözlerinde babalarını büyütmüyor.

Ama anne babanın söyleyecek sözleri olmalı.

Evlatların gözünde büyümeliler ki o saygınlık aile yapısını korusun.

BŞ: Bülent Şenver'in Odasında konuğum Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları ile birlikteyiz.

Şimdi siz olsaydınız siz ne yapardınız?

Siz olsaydınız siz ne yapardınız?'da ben size bir etik vaka hazırladım.

Bu hayali bir etik vaka.

Müsaade ederseniz okuyayım size.

Sonra size sorayım, siz olsaydınız siz ne yapardınız? Diye

Şakir Bey, bir ilaç şirketinde çalışmaktadır.

İlaçların  pazarlama görevini yapan, tanıtım görevini yapan prezant olarak 10 yıldır çalışıyor.

Çok da tecrübeli.

İlaç şirketinin genel müdürü bir gün Şakir bey'i çağırır.

Ona şunu söyler:

"Şakir Bey, biliyorsunuz şirketimiz bu yılki hedeflerini tutmuyor.

Satışlarımızı artırmamız lazım.

Ne yapalım da bu satışlarımızı yükseltelim diye ben düşündüm.

Senden bir ircada bulunuyorum.

Bizim akıl hastalarımıza verdiğimiz bir ilacımız var .

Bunu biz iki değişik dozajda veriyoruz. 

Bir tanesi 30 mg'lık bir ilaç , diğeri 60 mg'lık bir ilaç .

30 mg'lık ilacı yeni hastalara veriyoruz.

Çünkü 60'lık verirsek onlara büyük zarar veriyor.

Ben diyorum ki siz doktorlara gittiğinizde onları ikna etseniz de yeni hastalara da 30 mg yerine 60 mg reçete yazsa.

Birden bire satışlarımız artar.

Yaparsınız bunu değil mi Şakir Bey?

Hem yıl sonunda size ikramiye veririz.

Hem bir şirket arabası tahsis ederiz.

Hem doktorları ikna etmek için elimizden geldiği kadar maddi imkanlar sağlarız."

Şakir Bey, şaşırır ve düşünmeye başlar.

Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları siz bu Şakir Bey'in yerinde olsaydınız siz ne yapardınız?

İM:
Hiç kuşkusuz ahlaksız bir teklifi, insanlar için korkunç bir risk taşıyan bu ahlaksız teklifi, şirketin biraz büyümesi için, şirketin kazancı için başkasını mahvetmeye götüren bu teklifi reddetmesi gerekirdi.

Bu tam bir ahlaksız teklif gerçekten.

O şirket o satışı yapmazsa batacak bile olsa, değil kar etme hevesi heyecanı, batacak bile olsa orada bile böyle bir yanlışa aracılık yapması korkunç olurdu.

Ben bizim satış elemanlarına da bunu söylerim; ahlak çok önemli.

Ürün ahlaklı  olmalı.

Burada ahlaksız bir  ürün teklifi var.

Kurum ahlaklı olmalı. Burada ahlaksız bir kurum yapısı var.

Bireyde ahlaklı olmalı. Satış elemanı ahlaklı duruşlu ile "Ben bu ahlaksızlığa aracılık etmem "diyecek. 

Eğer bu üç ahlakı görmüyorsanız; ürünün ahlakı, kurumun ahlakı, birey olarak bizlerin ahlakına şahit değilseniz,

"Ben sizin yerinizde olsa bu firmada çalışmam . İstifa ederim"

Ahlaksız bir firmaya niye aracılık yapacaksın.

Benim arkadaşlarım onurludur.

Benim arkadaşlarım bu konularda dik duran arkadaşlarımdır.

Bu da ideal birlikteliği oluşturmuştur.

İdeal birlikteliği nasıl oluşturacaksınız?

"Biz onlara paralarını veriyoruz, çalışıyorlar" diye düşünmeyiz.

Ortak bir hedef, ideal birlikteliği oluşturursanız onların içteki o güçlü potansiyeli açığa çıkartmış olursunuz.

İnsanın henüz açığa çıkmamış potansiyelinin açığa çıkmışın onlarca katı olduğuna inanıyorum.

Onun da bir kısmı bu yöntem ile açığa çıkar.

BŞ: Bülent Şenver'in Odasında konuğum Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları ile birlikteyiz. Şimdi çubuk oyunu. İçinde bunun çubuklar var.

Bu çubuklardan bir tane seçin, üzerine güzel söz yazdım, bakalım sizin şansınıza hangi güzel söz çıkacak.

İM
: "Kötü söz insanı dininden, tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır."

Din bilimciler der ki; insanın duruşu ağzından çıkan lafları belirler.

Ağzından çıkan laflar gidişatını, düsturunu ve gitmek istediği menzili, noktayı belirler. Sizin içiniz kötüyse dilinize, diliniz kötü ise de menzilinize etki eder.

Hiçbir kötü birinin  iyi bir menzile ulaştığını gördünüz mü?

Kötü söz söyleyip de kazananı ben görmedim.

Sadece basit bir deşarjdır. Basit bir tatmindir.

Tatlı söz de hep okuyoruz, Japonya'da yapılmış bir araştırma, aynı suya bir başka odada kötü söz söyleniyor suya, başka bir odada da nezih sözler söyleniyor ve bunların difriz de donması sağlanıyor.

Mikroskop ile bunların yapısına bakılıyor.

O güzel söz söylenen suda adeta laleler açmış.

Muazzam bir manzara, muazzam bir görüntü.

Kötü söz söylenen su ise donarken karmakarışık.

Kabus gibi, kasvetli.

Bu yeteri kadar açıklıyor bence. Su bunu anlıyorsa, yılan da anlar.

BŞ: Bülent Şenver'in Odasında konuğum Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları ile birlikteyiz.

Şimdi bir kelime, bir cümle.

Ben size bir kelime okuyacağım, bu kelimenin size hatırlattığı ilk cümleyi benimle paylaşmanızı isteyeceğim.

Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları, benimle bir kelime bir cümle oyununu oynamaya hazır mısınız?

İM:
Hazırım.

BŞ:
Kelime vicdan cümle.

İM:
En suçlumuzda bile, en suç işlemeye müptela insanda bile hala kaldığına inandığım bir değer.

Bir gün küllerinden yeşermek diye buna derler.

Ben hiç kimsenin büyük suç işledi diye kendisini karamsarlığa sürüklemesinden yana değilim. O vicdan kaldıysa eğer mutlaka tekrar dirilecektir.

BŞ:
Kelime iffet cümle.

İM:
Erkeğe de  kadına da çok yakıştığını düşündüğüm bir değer.

Türk toplumuna da çok yakışır.

O bir duruştur gerçekten. Has insan modeli.

BŞ:
Kelime tevazu cümle.

İM:
Ne kadar büyük olursak olalım bulunduğumuz yer her zaman en mütevazilerin yaşadığı dünyaya yakın olması lazım.

Bir Çin sözü var: "Fazla mütevazi olma gerçek sanırlar" sözüne rağmen söylüyorum bunu.

Tevazu çok insanca bir duygu.

Bu kendini aşağılamak, hafifletmek değil, bir duruş.

Gücünü bir başkasının üzerinde tahakküm olarak göstermemektir tevazu.

Güçlü insanların yapmaması gerekir.

BŞ:
Kelime merhamet cümle.

İM:
Yine insanı temsil eden çok güçlü bir kelime.

Her şeye duyulması gereken, canlının her türlüsüne ve cansıza.

Onlara hiç olmazsa onu yaratanın hatırı için düzgün bakabilmek.

BŞ:
Kelime cömertlik cümle.

İM:
Yeri geldiğinde, şartlar oluştuğunda sonuna kadar kullanılması gereken bir varlık diye düşünüyorum.

BŞ:
Kelime Dizayn Boru cümle.

İM:
Limitleri zorlamaktan neredeyse yorulmuş bir firma.

BŞ:
Kelime İbrahim Mirmahmutoğulları cümle.

İM:
Şair diyor ya "Derdimi sevmiyorum." Derdini seven bir insan diyelim. Şuana kadar anlattığımız her şey kuşkusuz  sizin derdiniz olduğu kadar benim de derdim.

BŞ:
Çok teşekkür ediyorum.

Ağzınıza sağlık. Bülent Şenver'in Odasında konuğum Sayın İbrahim Mirmahmutoğulları ile birlikteydik.

.Gençlerle birikimlerini, tecrübelerini ve zenginliklerini paylaştı.

Unutmayın, gençler bizim her şeyimiz, en değerli hazinemiz.

Gençlerimize sahip çıkalım.

Bir başka programda birlikte olmak dileğiyle tecrübeleriniz ve birikimleriniz toprak olmasın.

Hoşçakalın.

.
.



.



.



.



.



.



.



.



.



.



.



.


Kötü         Çok İyi  Oyla  
  Geri  |  Arkadaşıma Gönder  |  Yazıcı Dostu
 
Tüm yazıları
ShareThis

    Hayat Verenler : Microsoft    HP Türkiye    PBS Bilişim    SAY Ajans    SFS - MAN    Superonline       

Türk Liderler:

Abbas Güçlü, Adil Karaağaç, Ali Ağaoğlu, <Ali Kibar, Adnan Nas, Adnan Polat, Adnan Şenses, Ahmet Başar, Ahmet Esen, Alber Bilen ,Ahmet Cemal Kura, Ali Abalıoğlu, Ali Naci Karacan, Ali Sabancı, Ali Koç, Ali Saydam, Ali Talip Özdemir, Ali Üstay, Arman Manukyan, Arzuhan Yalçındağ, Asaf Güneri, Atila Şenol, Attila Özdemiroğlu, Avni Çelik, Ayduk Koray, Aydın Ayaydın, Aydın Boysan, Ayhan Bermek, AyşeKulin, Ayten Gökçer, Başaran Ulusoy, BedrettinDalan, Bedri Baykam, Berhan Şimşek, BetülMardin, Bülend Özaydınlı, Bülent Akarcalı, Bülent Eczacıbaşı, Bülent Şenver, CağvitÇağlar, Can Ataklı, Can Dikmen, Can Has, Can Kıraç, Canan Edipoğlu, Celalettin Vardarsuyu, Cengiz Kaptanoğlu, Cevdetİnci, Çoşkun Ural, Cüneyt Asan, Cünety Ülsever, Çağlayan Arkan, Çetin Gezgincan, DenizAdanalı, Deniz Kurtsan, Didem Demirkent, Dilek Sabancı, Dr. Oktay Duran, Ege Cansel, Em. Org. Çevik Bir, Emre Berkin, Engin Akçakoca, Enver Ören, Erdal Aksoy, Erdoğan Demirören, ErhanKurdoğlu, Erkan Mumcu, Erkut Yücaoğlu, Ergun Özakat, Ergun Özen, Erol Üçer, Ersin Arıoğlu, Ersin Faralyalı, Ersin Özince, Ethem Sancak, Fatih Altaylı, Fatih Terim, Ferit Şahenk, Ferruh Tanay,Feyhan Kalpaklıoğlu, Feyyaz Berker, Fuat Miras, Fuat Süren, Füsun Önal, Göksel Kortay, Güler Sabancı, Güngör Kaymak, Hakan Ateş, Halit Soydan, Halit Kıvanç, Haluk Okutur, Haluk Şahin, Hamdi Akın, Hasan Güleşçi, HayrettinKaraca, Hazım Kantarcı, Hilmi Özkök, Hüsamettin Kavi, Hüseyin Kıvrıkoğlu, Hüsnü Özyeğin, Işın Çelebi, İbrahim Arıkan, İbrahim Betil, İbrahim Bodur, İbrahim Cevahir, İbrahim Kefeli, İdris Yamantürk, İhsan Kalkavan, İshak Alaton, İsmet Acar, İzzet Garih, İzzet Günay, İzzet Özilhan, JakKamhi, Kazım Taşkent, Kemal Köprülü, Kemal Şahin, Leyla Alaton Günyeli, LeylaUmar, Lucien Arkas, Mahfi Eğilmez, MehmetAli Birand, Mehmet Ali Yalçındağ, Mehmet Başer, Mehmet Günyeli, Mehmet Huntürk, Mehmet Keçeciler, Mehmet Kutman, Mehmet Şuhubi, Melih Aşık, Meltem Kurtsan, Mesut Erez, Metin Kalkavan, Metin Kaşo, Muharrem Kayhan, Muhtar Kent, Murat Akdoğan, Murat Dedeman, MuratVargı, Mustafa Koç, Mustafa Özyürek, Mustafa Sarıgül, Mustafa Süzer, Mümtaz Soysal, Nafi Güral, Nail Keçili, Nasuh Mahruki, Nebil Özgentürk, Neşe Erberk, Nevval Sevindi, Nezih Demirkent, Nihat Boytüzün, Nihat Gökyiğit, Nihat Sırdar, Niyazi Önen, Nur Ger, Nurettin Çarmıklı, Nuri Çolakoğlu, Nüzhet Kandemir, Oğuz Gürsel, Oktay Duran, Oktay Ekşi, Oktay Varlıer, Osman Birsel, Osman Şevket Çarmıklı, Ozan Diren, Özen Göksel, ÖzdemirErdoğan, Özhan Erem, Pervin Kaşo, R.BülentTarhan, Raffi Portakal, Rahmi Koç, Rauf Denktaş, Refik Baydur, Rıfat Hisarcıklıoğlu, SakıpSabancı, Samsa Karamehmet, Savaş Ünal, SedatAloğlu, Sefa Sirmen, Selçuk Alagöz, SelçukYaşar, Selim Seval, Semih Saygıner, SerdarBilgili, Sevan Bıçakçı, Sevgi Gönül, Sezen Cumhur Önal, SinanAygün, Suna Kıraç, Süha Derbent, Süleyman Demirel, ŞadanKalkavan, Şadi Gücüm, Şahin Tulga, Şakir Eczacıbaşı, Şarık Tara, Şerif Kaynar, ŞevketSabancı, Tan Sağtürk, Taner Ayhan, Tanıl Küçük, Tanju Argun, Tansu Yeğen, TavacıRecep Usta, Tayfun Okter, Tevfik Altınok, Tezcan Yaramancı, Tinaz Titiz, Tuna Beklevic, Tuncay Özilhan, Türkan Saylan, Uğur Dündar, Uluç Gürkan, Umur Talu, Ümit Tokçan, Üzeyir Garih, Vehbi Koç, Vitali Hakko, Vural Öger, Yaşar Aşçıoğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Yılmaz Ulusoy, Yusuf Köse, Zafer Çağlayan, Zeynel AbidinErdem

Tecrübeleriniz ve birikimleriniz toprak olmasın @ Copyright 2004 turklider.org